Abdülkadir Budak ile Söyleşi

Abdülkadir Budak ile Söyleşi

Hasan Ziya – İlk kitabınızda “İn derinlere korkma/ Sürsün kazı/ Bir zaman sonra göreceksin/ Acının köklerinde sevincin ağzı” demiştiniz. 46 yıldır bu kazıyı sürdürüyor­sunuz. Şiirleriniz gibi çocukluğunuzun da acının köklerinde dolandığını görüyoruz. Bilmeyen okurlarımız için bize biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Abdülkadir Budak – Yedi çocuklu bir ailenin baştan ikincisiydim. Hasta olan babamın tedavisi için Sivas’ın bir ilçesi olan Hafik’ten kalkıp, Ankara’nın Sincan’ına gelmiştik. Eskilerin orta iki, şimdikilerin yedinci sınıf dediği yerde okurken kaybetmiştim babamı. Ev hanımı olan annem, bize bakmak, bizleri okutmak için bir fabrikada işçi olarak çalışmak durumunda kalmıştı. Evin büyük oğlu olarak (o da 13-14 yaşlarında biri) okul çıkışlarında Sincan tren istasyonunda bulurdum kendimi. Sincan-Kayaş arası çalışan banliyö trenlerinde su ya da simit satar, anneme destek olmaya çalışırdım. Oyuncaklarını kendi yapan oğuldum, onları benden küçük olanlarla paylaştığım yoksul yıllarımızdı. Ablam ve diğer kardeşlerim ilkokuldan öteye gidemediler, ben en azından Sincan Lisesi’ni bitirebildim. Sofradan bir kaşık eksilsin diye, anneme biraz daha destek olabilirim diye askeri okullardan birine kaydoldum. Uzun süren bir muvazzaflık dönemi yaşadım. Şimdi, babamın mezarına çok yakın bir yerde yatan annemin de bulunduğu Sincan’a 7 km. mesafedeki Eryaman’da yaşıyorum. İşimden emekli olalı 22 yıl olmuş. Bildiğiniz gibi Sincan İstasyonu adlı bir edebiyat dergisi çıkarıyor, küçük çapta kitap yayımcılığı yapıyorum.

H. Z. – Halk şiirinin üzerinizdeki etkisinden dolayı “az kalsın Karacaoğlan’ın bacanağı olarak kalacaktım” diyorsunuz. Söz konusu etkiden kurtulabilmek için modern bir şair olmanın olanaklarını aradığınızı ifade ediyorsunuz. Genç şair adaylarına da ilham vermek adına soralım, sizce modern bir şair olmanın olanakları nelerdir?

A. B. – Sivas/Hafik doğumluyum (1952). Doğduğum coğrafya, aldığım temel kültür ağırlıklı olarak halk şiirine, söylencelerine, masallarına teşneydi. Bunlar, özellikle başlarda yazdığım şiirlerde, o bildik sesle, uğultuyla yer almadan edemezdi. Dönüştürerek, yeniden yorumlayarak şiirlere aktarma çabalarım oldu. Şimdi Yaz adlı ikinci kitabım buna örnektir. Sonra bir senteze gitmeye çalıştım. Halk şiirinin edasını, modern şiirin olanaklarıyla birleştirmeye yöneldim, gide gide modern olanı esas almaya başladım. Cahit Külebi, kendisini Karacaoğlan’ın bacanağı gibi görmüştü; benimle yapılan bir söyleşide “az kalsın Karacaoğlan’ın ikinci bacanağı olacaktım” demiştim. Oradan kurtulmak değildi asıl derdim; çağın ruhuna uygun bir söyleyişi, bakışı, edayı yakalamaktı. “Hecenin bildik toprağında yeni şiirler” yazdığımı ileri sürenler oldu ki, doğrudur. Daha yeni şiirlere geçmek, daha modern söyleyişler peşine düşmek de gerekiyordu. Kırsaldan şehre geçiş örneğin. Yaşadıklarıma, okuduklarıma, algı ve yorumlarımın değişmesine paralel olarak şiirimin değişim, dönüşüm zorunluluğu diyelim. Köklerden kopmadan yeni dallar vermek desek daha doğru olsa gerektir. Modern şair olmak, içinde yaşadığı çağın ruhunu yakalamak ve yansıtabilmekle ilgili bir şey olsa gerektir. Tek telli çalgıdan orkestraya geçebilmektir dense yeridir. Kırdan metropole geçişle de ilgili sanıyorum.

H. Z. – Kendi şiir ikliminizi oluşturduktan sonra ise her kitabında farklı bir şair olmak yerine, hep aynı kökü derinleştiren bir şair olmayı yeğlediniz. Bu bağlamda şiir, şair ve kişilik üzerine neler söylemek istersiniz?

A. B. – Hep söyledim, söylerim. Şiir bir kişilik sanatıdır. Şairlik dediğimiz şey sadece iyi şiirler yazmakla elde edilen bir sıfat değildir. İyi şiir yazmaktan kendi şiirini yazmaya geçiştir. Ken­di sesini, edasını yakalama ve bunu hissettirmekle ilgili bir şeydir. Neyi yazması gerektiğini bildiği kadar, neyi yazmaması gerektiğini bilmesiyle hatta. Her kitapta farklı bir şair olmak kimilerine heyecan verebilir, bende böyle olmaz sanıyorum. Aksine korku verir. Şairliği ağacın köküne, gelişmesini dallarına benzetirim. O kökten kopmamakla birlikte, değişik isti­kametlere uzanan dallar olmayı hedeflemek. Dalın köke dair bir şey olduğunu unutmadan yapmak bunu. Şair bir bahçede ya da ormandaki ayrı ayrı ağaçlardan oluşmaz, ormana be­del gibi duran bir büyük ağaçtan oluşur. Şimdilerde dudak bükülüyor olsa da, yazdığının altından imzası çekildiğinde bile bilinecek şair olmak meseledir. Bir şairin ötekinden ayrılması bu anlamda çok önemlidir. Kendi iklimini yaratmış bir şairdir o; şiir yazandan şair olmaya geçilmiş bir yerdedir. Ne mutlu böylesi şairlere.

H. Z. – Şairin kendi iklimini bulması başka iklimlerden geçmesine bağlıdır biraz da. Siz de başka iklimlerden geçti­niz. Her genç şairin mutlaka bir ustası olmalı mıdır?

A. B. – Lise yıllarında aşk mektubu yerine geçecek şiirler yaz­maya başlamıştım da, Zeki Ömer Defne’nin “Kıyıdaki Tekne” adlı şiiriyle karşılaşınca durum değişmeye başlamıştı. Cahit Külebi’nin bir dersimize girmesiyle birlikte, şiir üstüne ettiği sözler ve okuduğu birkaç şiirden sonra rotam iyice değişti. Şiir, benim bildiğimden daha farklı bir şey olmalıydı. Sonra Neca­tigil ve daha başka ustalar. Eksiltili söyleyişi çok net biçimde gösteren ilk kitabım Geçti İlkyaz Denemesi çıktığında 26 yaşında bir gençtim. Behçet Necatigil bu kitap üstüne zarını atmıştı. Ona olan hayranlığım başka bir boyuta geçmiş, adını sıkça anar olmuştum. Bu biraz fazla ileri götürülmüş olmalıydı ki, Cemal Süreya “En Gençler” başlıklı yazısında adımı şöyle anmıştı: “Behçet Necatigil’in havarisi Abdülkadir Budak.” Şiirimi geliştirmek için verdiğim çabaya bu etiketten kur­tulma gayreti de karışmıştı. Üçüncü kitabım olan Gömleğim Leyla Desenli’de (1981) bunu başardığımı, kendime en uygun söyleyiş biçimini bulduğumu düşünmüştüm. Biçimle çok fazla oynamak yerine, özü tazelemeye, yeni özler peşinde koşmaya başladım. Biçimi belirleyen öz oldu bende. Bu böyle sürüp gitti.

H. Z. – Dergisiz yapamayan şairlerdensiniz. Ozanca, Hâkimi­yet Sanat ve Şiir Odası’ndan sonra Sincan İstasyonu adlı uzun soluklu edebiyat dergisini çıkarmaya başladınız. Dergi çıkarmak büyük güç ve emek isteyen bir iş. Bu gücü ilk günkü gibi nasıl koruyorsunuz?

A. B. – Bazı şairler sadece yazar, bazı şairler de bununla yetinmez, başkalarının yazdıklarına yer açmak isterler. Dergicilik, edebiyat dergiciliği büyülü bir şeydir. Anlatılmaz, yaşanır. Henüz ilk şiirlerini yayımlama çabası içinde olan gencecik şair adayı, kendine bir atış alanı yaratmak için dergi çıkarmaya soyunabilir de, artık yayımlama sıkıntısı olmayan, bencileyin yaşı altmışı geçmişlere ne demeli? Alkol kana karışmıştır diyelim. Hep genç kalma isteği mi desek buna? Olabilir. Bu konuda, çok soruyla karşılaştım, çok şey söyledim. Tekrar etmek istemem. Dergicilik tutkusunun bende ne anlama geldiğini öğrenmek isteyenler, 9 yıldır aksamadan çıkan Sincan İstasyonu’na ve orada yayımladığım yazılardan oluşan Şiirin Rayları (2012) adlı kitabıma baksınlar isterim.

H. Z. – Her sayıyı bir manifesto niteliğine büründüren Sincan İstasyonu başyazılarını neden sonlandırdınız?

A. B. – Derginin yayın politikasını netleştirmek için altmışın üstünde yazı yayımladım, sonra da kitaplaştırdım bunları. Fazlasına gerek yoktu. Bu işi, dergide yer alan yazılar, şiirler, yani bunların seçimi gösteriyor artık. Zaman zaman “Dergiden” başlığı altında dokunduğumuz, değindiğimiz, hatırlattığımız hususlar olmuyor değil. Bunlar yeterli sanıyorum.

H. Z. – Ya Şiir Olmasaydı kitabınızda Bekir Doğanay’dan bah­sediyorsunuz. Biz de bir sırrı açıklama korkusuna kapılmadan soralım istedik. Sincan İstasyonu’nda başından beri Bekir Doğanay takma adıyla yazıyorsunuz. Artık Bekir Doğanay’ın siz olduğu biliniyor. Neden kendi adınızla yazmıyorsunuz?

A. B. – Sahibi ve genel yayın yönetmeni olarak adımın kayıtlı olduğu dergide, tekrarlanması hoş olmaz, fazlası fazla olur diye düşünmüş olmalıyım. Bekir Doğanay’ın müstear adım olduğunu bilen bilir, dergiyi yeni görenler de yeni bir imza sanır, bunda bir sakınca yok. Arada bir coşan, bir süre sonra da sıkılan, bir süreliğine kaybolan bir Bekir Doğanay. Onunla röportaj yapılmak istenmişti de, kendini fazlasıyla ele vermekten kaçınmıştı.

H. Z. – Ne zaman kitaplaşacak Bekir Doğanay yazıları? Ya da kitaplaşacak mı?

A. B. – Bu konudaki kararı o verecek. Şimdilik istekli görün­müyor.

H. Z. – Haziran ayında Semih Gümüş’ün Radikal kitapta ‘Edebiyatın üstüne basıp geç’ başlıklı yazısı yayımlandı. Pop­üler edebiyat dergilerini “son zamanlarda nitelikli edebi­yat dergilerini bulundukları yerden ite kaka uzaklaştırmaya başlayıp ortalığı kaplayan tuhaf dergiler topluluğu” olarak niteliyordu. Dergi sayısındaki artışa nasıl bakıyorsunuz? Fay­dadan çok zarar mı getiriyor bu olgu?

A. B. – Biz popüler olana uzak durduk hep. Has edebiyatın/şiirin yanında olduk. Edebiyat dünyasında olup bitenlere şahıs ve olay bağlamında baktığımız olmadı değil. “Ede­biyat dünyasında ne var, ne yok” başlığı altında belli bir düzeyde habercilik de yaptık, yapıyoruz. Dergi kapağına şair/yazar fotoğrafları da koyuyoruz. “Şair başka, şiir başka” diyemediğimiz için yapıyoruz bunu. Edebiyatı edebiyatçıdan koparan, ayrı ayrı gören eğilime sıcak bakmadık. Yaşarken değerlendirmekten yana olduğumuz için de, yaşayan ve yaz­makta olan edebiyatçıları taşıdık kapağa. Semih Gümüş’ün bahsettiği popüler dergilere azıcık benzeyen yanımız varsa, o da buradadır, daha fazlası asla değil. O dergilerin çok satıyor olması bizim tirajımızı hiç etkilemiyor. Onu alan başkası, bizi okuyan başkası oluyor. Aynı tezgahta üretilmiş gibi duran o dergilerle Sincan İstasyonu’nu yan yana koymak mümkün mü? Tercihleriyle, tasarımıyla, kaygılarıyla taban tabana zıtlık söz konusu. Bu dergilerin çoğalması faydadan çok zarar mı ge­tiriyor, bilemem. Bildiğim bir şey var ki, ben işime bakıyorum.

H. Z. – Çocuk şiirleri de yazdınız. ‘Uykusu Gelen Çiçek’ kitabınızdaki “Aklım Ermiyor” adlı kısa şiiriniz bir çocuğun konuşmasını andırıyor: “Atlar ayakta uyurmuş/ Akıp giderken dere/ Benim aklım ermiyor/ Bazı şeylere”. Bazı şeylere akıl erdiremeyince insanın yolu şiire mi çıkıyor? Ya da “şairlik, akıl erdirememektir” diyebilir miyiz?

A. B. – Tastamam öyle.

H. Z. – Ayna Sandım Şiiri, Ya Şiir Olmasaydı ve Şiirin Rayları adlı kitaplarınızda şiir ve şair üzerine düşüncelerinizle birlik­te anılarınız yer almakta. Ancak bu kitaplarınızda ağır bir şiir bilgisi ve terminoloji yok. Bir yazınızda da “Çözümlemelere, sonuçlara gitmez şiir; götürür ve orada bırakır” tespitinde bulunuyorsunuz. Şiir çözümlemesi ve eleştirisinin bugün geldiği nokta hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isteriz.

A. B. – Bu benim tarzım diyelim. Yazılarında “ağır şiir bilgisi” vermek başkalarına ait olabilir; benim haddime düşmez. Ben bir kibrit çakarım, o kadar. “Çözümlemelere, sonuçlara git­mez şiir; götürür ve orada bırakır” demişim ya, yazı da öyledir benim için. Yazıları şiirlerinden güçlü olan arkadaşlar var. Ben tersini düşünürüm ya da yazı pek de beceremediğim bir şey olsa gerektir. Dergiciyiz sonuçta; düzyazı da gerekiyor. Ya Şiir Olmasaydı (2010) adlı kitabımda yer alan yazılarda olduğu gibi, “kişisel şiir tarihi”mi vermek için başvurmak zorunda kalıyorum. Kendi meşrebimce, bazı şeylere yazıyla ışık tut­maya, bazı şeyleri kayıt altına almaya çalışıyorum. Her üç yazı kitabımda da şiirime ve şiirden neyi anladığıma dair sayısız ipuçları vardır. Kendime, kendi şiirime bakmaya, bu işi biraz da yazı yoluyla anlamaya çalışıyorum, o kadar. Şiir üstüne yazan ve başarılı olan şairlerin oluşu beni sevindiriyor. Bunlardan biri Mahmut Temizyürek’se, bir diğeri de bugünlerde Şark Belleği adlı kitabı çıkmış olan Hüseyin Ferhad’dır örneğin. Birkaç isim daha var da, bunlar az daha önde görünüyor.

H.Z. – Günümüzde anılarını yazan şairler azaldı sanki. Ancak sizin Ya Şiir Olmasaydı kitabınız anı ağırlıklı. Devamı gelecek mi anılarınızın?

A. B. – Bu kitabın genişletilmiş yeni basımı 2017 başlarında çıkmış olacak.

H. Z. – Abdülkadir Budak ismi birçok dizenin, şiirin ve yazının ötesinde aklımıza şiir ve anlam ilişkisini de getiriyor. Anla­ma önem veren bir şairsiniz ve “ilk dizenin son dizeyle bile ilişkisi olmalıdır” iddiasındasınız. Günümüzde yazılan şiiri – genç veya yaşlı şair ayrımı yapmadan – anlam açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

A. B. – Ben bir şeyi anlatma (şiir sanatına yakışır biçimde ima etme) ihtiyacını duyuyorum ki yazıyorum. Bununla da yetinmiyor, yayımlıyorum. Yazdığım şiirden okurun çeşitli, farklı anlamlar çıkarmasını isterim de, benim vermek istediğim anlama da varsın isterim. Çekirdek anlama. Okur, şiiri yorumlama esnasında çok çeşitli istikametler, yollar deneyebilir de isterim ki, bütün yollar Roma’ya çıksın. Daha önce de söyledim, öyle her kitapta başka biri gibi karşıma çıkan şairlere güvenemedim. Şair, bulduğu şiiri değiştirmekten ziyade geliştirmeli diyenlerdenim. İlhan Berk örneğin, çok kişinin baş tacıdır da, bende öyle değildir. Şiirin bir yapı işi olduğunu savundum hep. Değil ilk dizenin ikincisiyle, en sondakiyle bile dolaylı bir bağı olmalıdır diye düşünürüm. Tek tek imge yüklü dizelerden çok, bütünsel imgeye bakarım örneğin. Şiirin temel imgesine. Kitaplar için de öyle düşündüğüm olmuştur. Şiirlerin seçimi o kitaba göre yapılmalıdır bana kalırsa. Şiirler toplamından “kitap”a varmanın önemi üstünde düşünürüm. Şu kitaba yakışan bir şiir, bir başkasında iğreti durmalı, yerini yadırgamalı derim, demişimdir. Böyle olunca da, şiirin anlamı, kitabın anlamına bırakır yerini. Anlam, evet! Her koşulda…

H.Z. – Şiirlerinizde aşk önemli bir yer tutuyor. Kadın ve Nehir adlı şiirinizde erkeği/aşığı bir avcıya benzetiyorsunuz. "Biri geyik barındırır sularına eğilen/ Öbürü bir avcıyı koynunda geliştirir" dizelerinde görüldüğü gibi. Oysa biz hep aşığı av, maşuk'u avcı diye biliriz. Aşığı neden bir avcıya benzettiniz? Bu dizeleri biraz açmanızı istesek…

A. B. – Ben bir defa, bir şiirimi açıklamaya kalktım da ağzımın payını aldım, bunun ne kadar yanlış bir şey olduğunu gördüm. İsterim ki, ben değil, okur açıklasın şiirimden hangi anlamı çıkardığını. Bendeki ile karşılaştırma şansım olsun böylece. Şimdi sizde olduğu gibi yani. Sadece şunu diyebilirim; şiir bir yere gelir tersinlemeden de çıkar. Genel kabul görmüş anlamın yerine farklısını koymak ister, şaşırtır.

H. Z. – Aşk Beni Geçer kitabınıza kadarki tüm kitaplarınızda – her ne kadar acının köklerinde gezinseniz de – umuda daha yakınsınız. Endişeli Fesleğen ve sonrasındaki kitaplarınıza daha karamsar bir havanın egemen olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunda yaşın ilerlemesinin bir etkisi olabilir mi?

A. B. – Belki de. Yaşadıklarıma, okuduklarıma paralel olarak, gözlerim büyüdükçe gördüklerimin dehşet verici olduğunu an­lamakla ilgili olabilir, ne bileyim.

H. Z. – Gül, bahçe, bahçıvan, avcı, ceylan, geyik, metal, ahşap, kılıç, kın, bıçak, tüfek, ev, balkon, tren, ray, gömlek, hançer, çağ ve kimlik sözcükleri şiir evreninizde sıklıkla yer tutuyor. Bunlar bir anlamda şiirinizdeki gerilimi de işaret ediyor. Şiirinizdeki bu gerilimi sıcak tutan şey nedir? Bireysel ve toplumsal yaşamınızın çatışmasından mı doğuyor bu gerilim?

A. B. – Andığınız sözcükler ve bunların geçtiği şiirler sizde bir gerilim yaratıyorsa bu iş başarılmış demektir. Şiir dediğin şey sakinlikten çok gerilimden doğar. En az bir keman teli kadar gerili olmayan şairden ses çıkar mı? Ben böyle düşünürüm de, her şeyi yerli yerinde olan da şiir yazabilir, huzur ve sükûn içinde yaşayıp gidenden de şiir çıkabilir. Mesele, bulunduğun koşullar ya da ruh halinden çok, bunların şiire dönüşüp dönüşemediği meselesidir. Yaşantı, evet. Şairin yaşantısı yerini şiirin yaşantısına bırakabilmiş midir, buna bakılır. Şairin hayatı şiirin hayatına bağlıdır.

H. Z. – Ev Zamanı kitabınızda “Maske siparişleri vermek zorundasınız/ Yürümez evlilik yürüyemez çocuklar” di­zelerinizi görüyoruz. Belki hayatın her alanında maskelere ihtiyacımız var. Öte yandan şiir tüm maskeleri indiriyor. Şiirlerinizin özel hayatınızı ele verdiğini, sizi ifşa ettiğini düşünüp korktuğunuz oluyor mu?

A. B. – Şairlik çıplak gezmeyi göze almaktır. Korkandan şiir çıkmaz. Şiirin samimiyetle, içtenlikle olan ilgisi üstünde olduğu kadar, güzel yalan söyleme sanatı olduğu üstünde de çok düşündüm. Şair yeri gelir ikisini birden tercih edebilir. Bu arada kalıştan, bu gel-git’lerden de çıkar şiir. Şiirimin özel hayatımı deşifre ettiğini gördüğüm olmuştur, bundan bir an için bile olsa çekindiğim olmuştur. Bunu da yazmışımdır ama. Şu örnekte olduğu gibi: “Teşhirci biri oldum, sakınıyorum/ Yazamadan edemeyen kendimden/ Bir şiir daha çıkıyor, lanetler olsun/ Kumaşın makasa dönüşmesinden.” Kumaş dediğin şey, makasa dönüşmüşse ve siz buna tanıklık etmişseniz, yazmaktan (ifşa etmekten) başka çareniz yoktur. Hem sonra, ne demişti Neruda: “Bir şairin hayatı bütün öteki hayatların toplamından ibarettir.” Sen, sadece kendini yazmış, ifşa etmiş olmuyorsun ki…

H. Z. – Orhan Göksel ve Emel Güz de şiirden paylarına düşeni almışlar. E. Güz’ün O. Göksel’le yaptığı söyleşide, O. Göksel “Şiir babamızın hayatı. Bizim olsa olsa bir parçamız” diyor. Şiire ve şaire bakışınızdaki farklılıklarınız kadar benzerlikleriniz de var. Sonuç olarak bir evde üç şairsiniz ama bir evde üç şair olmanın da koşulları olmalı! Bazı şiirlerinizi bir araya getiren ortak bir kitap fikri hiç olmadı mı?

A. B. – Çocuklar (o şairler) öyle görüyorsa, öyledir. Oğlum Orhan Göksel, bahsettiğiniz söyleşinin bir yerinde işi bi­raz daha ileri götürmüş, şöyle diyebilmişti: “Babamdan şiiri çıkarırsak geriye bir şey kalmaz.” Eyvah ki, eyvah! Öneriniz ya da hatırlatmanız bana ilginç geldi doğrusu. Niye olmasın? “Bir Evde Üç Şair” adlı bir antoloji; Veysel Çolak’ın dediği gibi, düşünülmeli bu.

H. Z. –Ankara’yla, özellikle de Sincan’la, bütünleşmiş bir şairsiniz. Kayseri ve Malatya’da da bulundunuz. Asıl coğrafyanız şiirlerinizdir de, biz yine de soralım. İnsanın şairliğini köreltmez mi bu kent?

A. B. – “İnsan yaşadığı yere benzer” sözünde bir miktar haklılık payı olsa da, insan okuduklarına, düşündüklerine, bunları hayata geçirme çabalarına benzer demek daha doğru olsa gerektir. İnsanın varsa bir taşrası içindedir, kafasındadır. İstanbul’da yaşayıp giden nice taşralıyı düşündüğünüzde Ankara ya da daha dar anlamda Sincan’da yaşıyor olmak taşralı olmaya işaret etmez. Nerede olduğunuza karar verecek olan mahallenin muhtarı değil, şiirlerinizdir, yazılarınızdır, çıkardığınız dergilerdir vb. Derginin adında Sincan geçiyor da, bunu yerel (mahalli) gibi gören kaç insan çıkabilir. Bir merkez dergisidir Sincan İstasyonu ve edebiyatımızın saygın, kendini kabul ettirmiş yazarları/şairleri görünüyordur burada. Varlık’ta yazanı Sincan İstasyonu’nda görmek her an için mümkündür; tersi de geçerlidir bunun. İlhan Berk, “Her şairin bir şehri ya da kasabası olmalıdır” demişti ya, benim payıma da bir kasaba adı düşmüş olabilir. Burada yaşıyor olmak size “Sincan’da Şair Olmak” başlıklı bir yazı yazdırmış olduğu kadar, “Sincan’da Ölmek” adlı bir şiir de yazdırmıştır. Şair, adı geçen ilçede değil o yazıda ve o şiirde oturuyor olsa gerektir. Sonuçta buraya bakılır. Şairin semti de, şehri de, ülkesi de şiirdir. Sonuçta budur.

H. Z. – Aynı zamanda Yazılı Kâğıt Yayınları’nın sahibi ve genel yayın yönetmenisiniz. Şiir, deneme, söyleşi ve eleştiri türünde birçok kitap yayımladınız ve yayımlamaya devam ediyorsunuz. Öykü ya da başka türlere de kapı aralamayı düşünüyor musunuz? Bunların haricinde başka projeleriniz var mı?

A. B. – Bizimki küçük çapta bir şiir yayıncılığıdır. Teklifler gel­di de, öyküye, romana açılamadık örneğin. Şiirin üstüne gül koklamamış bir şairin bu tutumunun, yayıncılığına da sirayet etmiş olması diyelim.

H. Z. – Doktor yerine şiire gittiğinizi, şifayı şiirden beklediğinizi ifade ediyorsunuz. Can Yeleği adlı şiirinizde de “Şiirden başka bir günahım yoktur” dizesi geçiyor. Beklenen bir şifa ya da işlenen bir günah anlamında şiire sıkı sıkıya bağlısınız. Hatta Kara Kâğıt şiirinizde daha da ileri gidip “Kâğıdı bazen anne daha çok da eş bildim/ Olursa onların babası olur şair/ Bağışlayın çocuklar çünkü sözcükler yetim!” itirafında bu­lunuyorsunuz. “Bu kadar şifa ve günah artık yeter. Yazmak yerine biraz da yaşayayım” dediğiniz olmuyor mu?

A. B. – Ev Zamanı adlı kitabımda yer alan şiirlerin birinde şöyle bir dize vardır: “Şair gibi yazdım da yaşamadım hayatı”.

H. Z. – Keşke dediğiniz bir şeyinizi sorsak…

A. B. – Bir dergi adını mı? Olur, niye olmasın. Keşke’leriniz bit­mesin hiç.

H. Z. – Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

A. B. – Ben teşekkür ederim.

 

19. Sayı, Eylül/Ekim 2016
KEŞKE DERGİSİ