Cemal Şakar ile Söyleşi

M. Fatih CİNOĞLU: Malumunuz yeni kurulan bir dergiyiz. Dergiyi çıkarırken amacımız bir anlamda her sayı için bir edebiyat atölyesi oluşturmaktı. Bu nedenle sizin öykü yazım sürecinizi merak ediyoruz. Geleneksel kaynaklardan besleniyorsunuz ama öykü gibi görece genç ve modern bir türde eserleriniz var. Öykü yazmaya nasıl başladınız?

Sayı 3 Cemal Şakar ile Söyleşi İnternet SitesiCemal ŞAKAR: Okuma ve yazma serüveninde herkesin hikâyesi farklı ve biricik. Dolayısıyla bu bireysel hikayelerden bir model çıkacağını düşünmüyorum. Ama şu tespiti yapmak sanırım mümkün; herkesin vurgu yaptığı ortak noktalardan biri okumak, hem de delicesine okumak. Okuma hikayelerimizde de farklı etkenler var. Galiba öncelik öğretmenlerde; okumayı, yazmayı borçlu olduğumuz öğretmenler, hayatımızın bir döneminde neredeyse tek rehberimiz oluyor. Sonra sonra kimliğimiz oluşmaya başladıkça, kendi tercihlerimizi yapmaya başlıyoruz ve okumakla kimlik oluşma süreçleri iç içe girerek birbirini besliyor.

Yazmak, bu delice okumanın bir sonucu, bereketi, bir taşma hali. Yazmaya yeni başlayanların öncelikle küçük bir çevre kurarak, bir anlamda atölye kurarak okumaya paralel olarak yazmaları, yazdıklarını tartışmaları ve sonra yırtıp çöpe atmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıp tartışıp çöpe atma süreci herkes için mutlaka farklı olacaktır. Ama ne kadar olacağını bir kural olarak söylemek mümkün değildir. Zaten kendisine karşı dürüst olan insanlar bu kıvamı bilebilirler. Önemli olan kendimize karşı dürüst ve samimi olmak.

M.F. CİNOĞLU: Son yıllarda öyküye olan ilginin arttığı söylenebilir. 2012’de 304 öykü kitabı yayımlanmış. Ekim ayı itibarıyla 2013 yılında 263 öykü kitabı yayımlanmış. Öykü dergileri raflarda yerini alıyor. Son Nobel Edebiyat ödülünü yine öykücü Alice Munro’nun alması da öyküye olan ilgiye katkı sağlamış olabilir. Öykü türüne artan ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Cemal ŞAKAR: Doğrusu öyküye yönelik artan bir ilgi var mı; yoksa öykü düşüşte mi, böylesi bir kestirimde bulunmam zor. Geçenlerde genç bir öykücüye öyküdeki düşüş soruluyordu. Şunu söylemek elbette mümkün, öykü bağımsız bir edebi tür olduğunu ispatladı. Yetenekli öykücülere artık “roman ne zaman” diye sorular yöneltilmiyor.

Öykü akademide hak ettiği yeri bir türlü bulamadı; akademisyenler genellikle roman ve şiir çalıştılar. Şimdilerde genç kuşak hocalar öyküye yöneldi, okuyorlar ve okutuyorlar.  Bundan sonrası için daha umutlu olabiliriz.

Öyküye karşı artan bir ilgi varsa bunun modern toplumla olan ilişkisini delil olarak öne sürebiliriz. Hayatın temposu ve öykünün kısalığı bu anlamda birbiriyle uyum içinde. Yok öyküye yönelik düşüşten söz edeceksek, bunun öykünün zor bir tür olmasıyla bağını kurabiliriz. Tıpkı şiir gibi öykü de okuyucudan ciddi bir edebi birikim istiyor. Zaman zaman yirmi-otuz yıllık hikaye zamanları birkaç sayfada anlatılıveriyor. Bunca yoğun metinlere nüfuz edebilmek için okuyucu da en az yazarı kadar çaba göstermeli. Herkes buna talip değil; bundan dolayı şiirin ve öykünün okuru çok sınırlı.

M.F. CİNOĞLU: Cemil Meriç romanı hastalıklı toplumların ürünü sayar. İnternet ve sosyal ağların gelişimiyle günümüz toplumu yaygın olarak ağ toplumu olarak değerlendiriliyor. Sosyal medyayı kullanan biri olarak sizce ağ toplumlarının edebi türü hangisidir? Öykü türünü bu bağlamda değerlendirebilir misiniz?

Cemal ŞAKAR: Öncelikle Cemil Meriç’in roman konusundaki yargılarına katılmadığımı belirtmeliyim. Çünkü o “hastalıklı toplumlar” kendi dönemlerinde sadece roman üretmediler, sanatın diğer türlerinde de örnekler vermeye devam ettiler. Aynı toplumların ürettiği sanatların birini beğenip diğerini hastalığa bağlamak bana göre kafa karışıklığı. Ayrıca Müslüman toplumlar da tarih boyunca zaman zaman hastalandılar; ama hastalıklarını romanla değil de başka türlerle anlatmayı seçtiler.

Romanların yüzbinler hatta milyon sattığına bakarak, bu türün roman olduğuna hükmedebiliriz. Şiir ve öykü hiçbir zaman böyle bir satış rakamını yakalayamadı. Roman popüler kültüre rahatlıkla eklemlenebiliyor. Okuyucudan fazla bir emek beklemiyor. Ayrıca içinde okur çeşitliliğini yakalayabilecek tema zenginliğini taşıyabiliyor.

İnternetin ve sosyal medyanın edebiyat üzerindeki etkisi farklı biçimlerde artarak devam ediyor. Mesela gazetecilerin reytingi “tık”lar üzerinden hesaplanmaya başlandı. Yazarlar da sosyal medyada en fazla “beğeni” ve “paylaşım” yarışına girebiliyorlar ve bu nedenle dizelerini, cümlelerini beğeni ve paylaşımlara müsait olarak kurmaya çalışıyorlar.  Sosyal medyada beğeni ve paylaşım çeteleri ya da dayanışma grupları diyelim oluşturuluyor. Birisi cümle ya da paragraf paylaştığı an beğeniler başlıyor; hâlbuki paylaşılan metin parçacığının “o an” okunabilmesi olası değil.

M.F. CİNOĞLU: Taşra meselesi son dönemde oldukça popüler hale geldi. Taşra üzerine çokça kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor. Taşradaki dönüşümü ve taşrayı genel olarak nasıl görüyorsunuz? Taşra temasının popüler hale gelmesini neye bağlıyorsunuz? Eserlerinizde mekânsal detaylara da giriyorsunuz zaman zaman. Öykülerinizde taşranın nasıl bir yeri var?

Cemal ŞAKAR: Taşra dediğimizde önce mekânsal bir ayrım yapmış oluyoruz ve aslında İstanbul dışındaki her yer demek istiyoruz. Ancak iletişim imkanlarının giderek artması sonucunda, taşra mekansal bir ayrımı değil de daha çok zihinsel bir ayrımı göstermeye başladı.

Merkezde olmanın, modernliğin hayatımızın merkezine taşıdığı sorunlarla yüzleşmek, hesaplaşmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Kaçmak, sırt dönmek, yokmuş gibi davranmak taşraya düşmektir. Burada önemli olan öykünüzü kurduğunuz zihniyet ya da eserlerinizle ne yaptığınız, niye yazdığınızdır diye düşünüyorum.

Taşranın mekansal olarak popüler hale gelmesi, tuhaf bir şekilde 90 kuşağının kendi geçmiş güzel günlerinin peşine düşmesiyle ilgili gibi. Aslında geçmişe yönelik bu ilgiyi anlıyorum, zira modernlik her şeyi yıkıp yeniden yapıyor ve sonra yaptığını yıkıp yeniden kuruyor. Bu durum bizi hafızasızlaştırıyor. Daha önceki kuşaklarda, sözünü ettiğim değişim bu kadar hızlı değildi; onlar 40’lı yaşlarına geldiğinde en azından doğdukları evler hâlâ ayakta kalabiliyordu. Ama yirmi yıldır yıkıp yeniden yapmak enikonu ivme kazandı ve insanlar daha kırk yaşına gelmeden doğdukları evleri yerlerinde bulamaz oldular. Taşrayı popülerleştiren belki de bu yitirme duygusudur.

M.F. CİNOĞLU: Bazı öyküleriniz için “fotoğraf öyküsü” deniyor. Bir fotoğrafa zoom yapıp, enstantaneden olaylara ve durumlara geçiyorsunuz. Sizin de belirttiğiniz gibi görme kalplerin itminan bulmasının en kesin delilidir. Bunun yanında günümüzde teknolojinin gelişmesiyle görsel bir abluka altında olduğumuz söylenebilir. Fragmanlar adlı öykünüzde bu görsel ablukaya değiniyorsunuz. Görsel anlatımın artmasını ve bunun öykülerinize yansımasını değerlendirebilir misiniz? Ayrıca hikâye anlatmanın bir başka biçimi olan sinemayla aranız nasıl?

Cemal ŞAKAR: Görsellik ve görselliğin öyküye üzerindeki etkileri uzun bir konu. Kestirmeden şunlar söylenebilir: en belirgin etki, dilin imgeselleşmesi. Dilin imgeselleşmesiyle birlikte tasvir geri çekildi. Bizler de giderek kelimeleri görsel karşılıklarıyla algılar ve düşünür hale geldik. Görselleştirme sadece mekanla ilgili değil, duyguları, izlenimleri de görselleştirerek anlatıyoruz. Belki de uzun uzun tasvir etme melekelerimizi de kaybettik. Bu durum da öykülerimizi bir imge ormanına ya da imge bombardımanına dönüştürüyor.

Siz isteseniz de istemeseniz de, onaylasanız da onaylamasanız da bir çağın içinde yaşıyorsunuz. Yaşadığınız çağın egemen paradigması kültürü belirliyor. Şimdi hepimiz modernliğin-postmodernliğin parçalanmışlığı, dağılmışlığı, merkezsizliğiyle malulüz. İmge bombardımanından kaçamıyoruz. Çevremizi bir zar gibi kaplayan bu yeni hayat elbette sanatta yeni dilleri icbar ediyor.

Sinemayla aram bir ara çok iyiydi, ama bu ilgi giderek sönüyor veya sadece televizyon ya da bilgisayar ekranıyla sınırlı bir hale geliyor.

M.F. CİNOĞLU: Proje etrafında yazabilen birisi olmadığınızı söylüyorsunuz. Bu durum öykü dışında başka bir türe yönelme ihtimaliniz olduğu anlamına da gelir mi?

Cemal ŞAKAR: Eğer şiir ya da romanı soruyorsanız şimdilik böyle bir ihtimal yok. Şimdilik kaydını geleceği bilemediğim için koyuyorum, yoksa kesinlikle yok derdim. Öykü derdimi söylemeye yetiyor, yetmediği yerde deneme yazıyorum. Öykü ve denemeyle aram şimdilik iyi diyelim.

Teşekkür ederiz…

 

3. SAYI, Ocak/Şubat 2014
KEŞKE DERGİSİ