Cenan Çamyurdu ile Söyleşi

                                Cenan Çamyurdu ile Söyleşi

Özge Yalın – Kısaca Cenan Çamyurdu’nu tanıyabilir miyiz?

Cenan Çamyurdu – 1970 yılında Gümüşhane’de doğdum. 1980 yılında tiyatroyla amatör olarak tanıştım. 1987 yılında profesyonel oldum. 1987 yılından beri tiyatro, sinema ve dizilerde oyunculuk yapıyorum.

Ö.Y. – Sizce Türk tiyatrosunun metinleri edebiyattan yararlanıyor mu? Sizin için ön plana çıkan edebiyatçı veya oyun yazarı var mı?

C.Ç. – Melih Cevdet Anday bu konuda benim için çok öne çıkan bir adam, öne çıkan bir yazar. Hatta absürt tiyatronun Türk tiyatrosunda, yazarlığında öncülerinden biri. Ben kendisinin ‘’Ölüler Konuşmak İster’’ adlı oyununda da oynadım. Edebiyat sözün dili. Bu dili yürekten damıtıldığı için, bir birikimden ortaya çıktığı için, bu hayattan olduğu için ve çok önemli olduğu için Türk tiyatrosu elbette etkileniyor ve etkilenmeye hep devam edecek. Edebiyatla tiyatro dediğimiz yani insanı insana insanca anlatma biçiminde bunlar bu birliktelikte gitmek zorunda, gitmediği zaman zaten kendine ait bir şeyler çıkmıyor. Genelde edebiyatçı bu toprağın yani yaşadığı toprağın, yaşadığı ülkenin, yaşadığı coğrafyanın adamı ama tiyatro yaşadığı coğrafyanın adamı değildir. Yani edebiyatın kendisini beslediği yerler ülkenin koşullarıyla, ülkenin yapısıyla başlayıp sonra evrenselliğe doğru gider ama tiyatro hep evrenseldir. Çünkü mesela bu ülkedeki, Türkiye’deki oyuncunun tavırları, oyunun tavırları Amerika’da da aynıdır; çünkü insanı anlatır ama bir edebiyatçı, gözünde insanı önce kendi birikimlerinden çıkarır sonra evrenselliğe geçer. Melih Cevdet Anday da bu evrenselliğe geçmiştir, Nazım Hikmet öyle. Türk tiyatrosunda bugün bu koşullarda uygulanıyor mu derseniz ben pek göremiyorum bunu çünkü ödenekli tiyatro ve ödenekli olmayan tiyatro diye bir yapı var ve bu yapıyı kıramıyoruz. Bu yapıyı kıramadığımız zaman da materyalleri çok eksik kalıyor Türk tiyatrosunun. Mesela Türk tiyatrosunun bir kere kesinlikle sergileme alanı yok, yeterli değil daha doğrusu. Türk tiyatrosunun ekonomik birikimi çok az. Bunlar paylaşılamıyor, bunlar paylaşılamadığı zaman da yeni yazarlar bunun üstüne gidemiyor çünkü bir gelecek görmüyor. Ancak yazarlar kendi hayallerini edebiyat eseri olarak yazıyor ve bırakıyor bir kenara. Bu eserlerin yorumlanmasına gelince de Türk tiyatrosu çok büyük zorluklar yaşıyor. Çünkü Türk tiyatrosu maalesef ama maalesef bugün hâlâ bu zihniyeti aşamadı. Aşmış durumda değil. Türk tiyatrosu hâlâ bir cenderenin içine sıkışmış durumda, bu nedenle yeni bir şey çıkmıyor, farklı şeyler çıkmıyor. Üretim olmuyor ve sürekli eskilerin tekrarıyla giden bir durum var, hep böyle yani. Yenilere öncelik vermiyor çünkü yenilerin umudu yok. Bugün ben de dâhil olmak üzere Türk tiyatrosunda yapmak istediklerimizin çok çok azını yapabiliyoruz çünkü yeterli donelere sahip değiliz çünkü bunu besleyecek eğitimimiz yok, bunu besleyecek isteğimiz de yok. Bunu istemiyoruz derken talep edemiyoruz demek istiyorum çünkü korkuyoruz, yapamıyoruz. Türk tiyatrosu bu son dönemlerde de geçmiş dönemlerde olduğu gibi hep baskı altında tutuldu. Türk tiyatrosu özerk olamadı bir türlü. Türk tiyatrosu yazarları da oyuncuları da hep bir kaygı duydular. Biz bunu nasıl veririz?

Ö.Y. – Şöyle diyebilir miyiz: Shakespeare oyunları “şöyle oynanmalıdır” dediğimiz için acaba edebiyatçılarda ‘’Ben bir şey yazacağım ama tiyatrocuların genel bir tavrı var bundan dolayı benim oyunum burada gidemez’’ dediği hususlar oluyor mudur?

C.Ç. – Kesinlikle oluyor. Bu cenderenin içerisinde gidiyorlar yani kayboluyorlar. İlla belirli kalıplara uymak zorundayız yoksa bunun seyircisi yok, alıcısı yok. Bir alıcıya bir şey satmak bir yazar için de zor. Bugün bir televizyon programında da aynı. Bir alıcıya gidiyoruz. Oysa yazarın, oysa yönetmenin, oysa oyuncunun, oysa sanatçının alıcı gibi bir derdi olmamalı. Algıladığını, hissettiğini, düşündüğünü, yorumladığını rahatlıkla ve özgürce yapabildiği zaman bir şeylerden bahsedebiliriz. Mesela Muhsin Ertuğrul örneği var, büyük çabalar harcamış. Darülbedayi var büyük çabalar harcamış, harcamakta… Ancak tiyatro ve televizyon artık iç içe ve çabalayan, üreten yazarlar azalmakta…

Ö.Y. – Televizyon dediğiniz için sormak istiyorum. Bir roman televizyona aktarıldığında bütün ihtişamı gidiyor bana kalırsa. Olay 1980’lerde geçiyor ama diyor ki bir yapımcı “Ben bu romanın konusunun bu yılda geçmesini istiyorum, sen bu yılda geçireceksin. O zaman samimiyet gitmiyor mu?

C.Ç. – Kesinlikle katılıyorum, gidiyor. Samimiyet gidiyor, özgürlük gidiyor. Bana göre en önemli alan özgürlük alanı. Özgürlük alanını kısıtladığın an, özgürlük alanına yeterli doneleri vermediğin zaman, bunu geliştiremediğin an, bunun önünü açamadığın an o zaman dar kalıplar içerisine giriliyor. Bir süre sonra oyunlara ya da yazılan romanlara bakarken, oyunlaştırılan romanlara bakarken veya hangi romanı oyunlaştıracağız derken de sonuç olarak basmakalıp oyunlar ortaya çıkarıyor. Her romanı oyunlaştırma çabasına giremiyoruz.

Ö.Y. – Cemal Süreya’nın “Sevda Şiirleri” gösterisi oldu. Şiirin sahnede olması nasıl bir duygu? Seyirciye geçebiliyor mu?

C.Ç. – Az biraz kalem karaladığım için biliyorum. Romanda  ya da hikâyede, öyküde ya da bir tiyatro eserinde uzun uzun anlatabilirsin, onu açabilirsin, o da sana başka bir dünya verebilir, ama şiir öyle bir şey ki; şiir nokta atışı yapmak zorunda. Şiir en az, en öz meseledir… Yunus Emre mesela, Mevlana, Karacaoğlan yaşanılanları, bu halkı, bu coğrafyayı kendi içinde öyle bir damıtmış ki, betimlemeleri o kadar sade o kadar temiz ki, dokunuyor insana; duyguya bakıyor. İşte oyuncu tam bu noktada sahnede en yalın haliyle aktarıp şiiri o kendi içindeki birikimiyle sahiplenirse, şiirin sahnedeki sahibi olur. Ki ne kadar sadeleşirse ne kadar öze inerse şiir, o zaman duygu olur… Şiiri sahnede seyirciyle paylaşmak, izleyenlerle paylaşmak müthiş bir duygu… Duyguların ötesinde bir duygu. Şiir yazmak, şiir yorumlamak çok önemli, bunun için ciddi bir birikim lazım.

Ö.Y. – Şairin bir duygusu var ama onu oynayan her oyuncuda değişebilir sanki bu durum…

C.Ç. – Şiir her okuyana başka bir duygu, her okuyana başka bir atmosfer yaratır. Zaten şiir o zaman şairden çıkar. Şiir herkesin olur. Şiir herkesin olduğu an şiirdir. İşte o zaman şairde şiiri gönül rahatlığıyla ‘’Ben bunu böyle yazdım ama bak nerelere nelere gitmiş’’ dediğinde o yeniden beslenir ve yeniden şiir yazar. Tiyatro oyunları da bence böyle…

Ö.Y. – Bir şiir oyunlaştırmak isteseydiniz hangi şiir olurdu?

C.Ç. – Ahmet Arif’in, Nazım Hikmet’in şiirlerinden birisi… Ya da… Ben Mayakovski şiirlerini çok beğenirim. Shakespeare sonelerini ya da Jack London’ın Demir Ökçe’sinde ki şiirini çok beğenirim. Şiirler çok özel çok… Mesela Atilla İlhan’ın ‘’O mahur beste çalar müjgânla ben ağlaşırız’’ mısrasındaki  o müjgân kirpik demek ya, bir insanın sadece kirpiğiyle ağlaşması ve bunu paylaşması ne kadar muazzam değil mi? İmge yaratıyorsun yeni metafor yaratıyorsun. Bu metafor üzerinde yeni bir dünya yaratıyorsun, romanda ya da hikayede ya da televizyonda gördüğümüz sahnelerde hemen hemen hepimizin ortak olarak algıladığı şeyi vermiyor şiir. Şiir herkese başka başka pencereler açıyor. Yani herkeste başkalaşabiliyor. Herkeste başkalaşabilen söz dizgisi söz oyunu işte bu şiirin kendi özelliğinde. Şairler hakkında özel bir durumum yok ama Türk şiirini çok seviyorum. Bizim yazarlarımızın yazdığı şiirler bana göre çok önemli çünkü bizim hikâyelerimiz, bizim coğrafyamız, bizim dilimiz… Böyle baktığımda çok mutlu oluyorum. Hepsinden ayrı ayrı besleniyorum.

Ö.Y. – Türk yazarlarının kendi edebiyatından kendi coğrafyasından beslendiğini düşünüyor musunuz?

C.Ç. – ‘’Ben oldum’’ diyen hiç kimse bir şey olamaz. Genel anlamda işte iki tane bir şey  karalayanın  ‘’Tamam  artık  ben buyum’’ demesi bizim zaten büyük eksiğimiz. Herkes ‘’Ben oldum’’ diyor. Herkes pastanın hepsini götürmek istiyor. Herkes en iyisi benim ki diyor. Bize kalıplar verilmiş  ve bu kalıpların  dışına  çıkmak  bizi  korkutuyor.  Yeni  bir  yeri keşfetmek bizi korkutuyor. Italo Calvino’nun “Ağaca Tüneyen Baron” isimli bir hikâyesi var, beni çok etkiliyor. Hikâyede bir çocuk manastırdaki bir ağaca tırmanıyor. Annesi hemen geliyor ‘’Dur düşersin’’ diyor. Bu esnada çocuğun bir öğretmeni oradan geçerken durumu görüyor ve gelip diyor ki ‘’Bırak çocuk ağacı tanısın. Düşerse de ağaçtan düşmüş olur.’’ Biz tanımaktan korkuyoruz. Birbirimizi görmekten birbirimizi sevmekten korkuyoruz. Bütün ilişkilerimizde de aslında bu o yüzden en ufak bir şeyde şüphe arıyoruz. Şiirimiz de bile bu böyle. Bir başkasının şiirinde bir başkası olduğu için şüphe arıyoruz. Edebiyatçıları, yazarları, belli bir kesime ait kılıyoruz; yanılıyoruz… Birbirimizden coğrafyamızdan beslenemiyoruz… Bu kalıpları aştığımız zaman ne denli güçlü olduğumuzu göreceğiz.

Ö.Y. – Edebiyat, tiyatro ve sinema birbiriyle kardeş olan bir üçlü ve birbirlerinden beslenmek zorundalar diyebilir miyiz? Sizce bu doğru mu?

C.Ç. – Kesinlikle doğru. Tiyatro, bütün estetik sanatların içinde olduğu bir şey. Hepsinin içinde tiyatro var. Tiyatro hepsini kapsıyor ama bu kapsamda ana merkeze konmuyor. Hepsinden beslenerek veriyor. Şiire baktığımızda aslında şiirin de matematikten, fizikten, astrolojiden beslendiğini görüyoruz. Şiir hayatın ta kendisinden besleniyor. Şairin heybesinde bütün bilgi birikimleri var; insanın varoluşundan bu yana yaşadığı duyguları, hisleri, hayata  bakış  açısı  var. Bu birikimiyle şair nasıl en doğal, en topraklı sözleriyle, dizeleriyle bizi alıp başka yerlere götürüyorsa, şu yaşadığımız dünyadan başka bir evrene geçirebiliyorsa; şiirle evrenler arası bir yolculuk yapmış oluyoruz aslında. Şiir bir yolculuk, şiiri bir yolculuk gibi görürüm. Şairler de bu yolculuklarında dönem dönem başka başka yerlerde dolaşırlar. Mesela Melih Cevdet Anday’ın şiirlerine bakın, Atilla İlhan’ın şiirlerine bakın, bir zaman önce vezin ölçüsüyle yazar sonra birden vezini bırakır. Bir dönem başka bir şey yazar başka dönem başka bir şey… Çünkü hep beslenir. Beslendikçe güzelleşir ama bizim beslenme kaynaklarımız maalesef yine kendimiz tarafından bir kıstas içerisine alınıyor. Yani hep protein hep protein olmuyor ki bunun yanına başka şeyler de gerekli. Beslenmemizi çeşitlendirirsek, bunun önünü açarsak ve bunları paylaşma alanlarını da açarsak; bütün kurumlar, devlet ve halk beraber olursa o zaman çok güzel olacak ve bu çok gerekli. Bunlar olunca hayat oluyor. Bunlar olunca yaşam oluyor.

Ö.Y. – Türk veya dünya edebiyatında hangi romanı, öyküyü sahneye aktarmak isterdiniz?

C.Ç. – Jack Landon’ın Demir Ökçe’sini ortaya koymak isterdim. Yaşar Kemalin hemen hemen bütün romanlarında dolaşmak isterdim. Günümüzde mesela şu an okuyamadıklarımı da okumak çok isterdim. Ah bana yeniden bir hayat verilmiş olsaydı, bütün bu hayatla ilgili meşgalelerimi sorumluluklarımı üstümden alsalardı ki benim gibi sizin gibi bir sürü insanın düşündüğü şey bu…

Ö.Y. – Yeni yazarları tanımak, yeni şairleri tanımak istiyorsunuz yani?

C.Ç. – Evet… Yeni yazarlar tanımanın yanı sıra, yeniden keşfetmek, yeni yorumlar getirmek isterdim eserlere. Çok güzel bir anekdot var. Adamın bir tanesi şiir yazıyor. ‘’Ben şiir yazdım ama hiçbir matbaa bunu basmıyor. Param da yok. Bana yardımcı olur musunuz?’’ diyor. ‘’Tamam, masaya bırak. Bakalım…’’ cevabını alıyor. Bakıyorlar beraber. Ondan sonra okuyup yaverini çağırıyor. ‘’Bundan 5 tane bas’’ diyor. ‘’Bunu yazan arkadaşa bir tane ver, bir tanesini teyzesine, bir tanesini babaannesine, bir tanesini de kardeşine ver. Diğerini de başka bir akrabasına ver’’. Bu kadar. Herkesi okumalı, herkesi dinlemeli ama… Aması var işte! Bunun seçici kurulu mu olmalı. Yok. Bunun seçici kurulu da yok. Yazdığın şeyin durumu da yok. Bunu yazarsın ürünü koyarsın ve bu bir süre sonra bir kişiye bile ulaşsa o bir kişinin gönlünü fethedebiliyorsa ya da düşüncelerini fethedebiliyorsa girebiliyorsan onun hayatına dokunabiliyorsan bir yerine o zaman o yavaş yavaş gelişiyor ve bir süre sonra kendi yerini buluyor.  Yani  o yüzden ben  bu romanı alıp da oyunlaştırmak  istiyorum  diyemiyorum. Şu zamanda oynamak istiyorum diyemiyorum. Mesela Yaşar Kemalin ‘’İnce Memed’’ini oynamak isterim. Yeniden yorumlamak için de isterim. Beni etkileyen bir şey. Nazım Hikmet, Atillâ İlhan, Orhan Pamuk’un eserlerini de isterim. Ama bu mecranın da bütün herkes için önünün açık olması lazım. Repertuvara gitmek lazım. Türkiye’nin en büyük eksikliği bana göre budur; repertuvar çok eksik. Daha doğrusu aslında repertuvar var da biz ona cesaret edemiyoruz. Çünkü karşımızda alıcı bir kitle var ve biz o alıcı kitleyi yine kendimiz belirliyoruz. O da az aslında.

Ö.Y. – Yeniden oynadığınız oyunlara döneceğim. Şu an Bavulumdaki Hikâyeler adlı tek kişilik oyunu oynuyorsunuz. Niyazi’nin dünyası nasıl sizce? Bir roman kahramanı mı gibi bir adam mı? Nasıl başladı bu oyunun yolculuğu?

C.Ç. – Bavulumdaki Hikâyeler’in oluşumunu şöyle gerçekleşti. Hakan Hüseyin Gül ile ilk merhaba dediğimizde kardeşlik denen bir şeyi yeniden canlandırdık. Kardeşlik ne peki? Kardeşlik yârin yanağından gayri her şeyi paylaşmak. Niyazi’nin hikâyesi çok hoş. Bu bütün Türkiye’nin kardeşliği olmalı bu bütün dünyanın kardeşliği olmalı. Yârimin yanağından gayrı neyim varsa paylaşırım ben seninle. Kötüyü paylaşmam  ama bunu söylemek lazım. Peki, iyi ne? İşte şiirde, romanda, hikâyede, sinemada, tiyatroda iyi olan şey; sana verdiği tat. Sen bu tada bakacaksın. Sana has bir tat veriyorsa ve buradan yola çıktığın zaman her şey güzelleşiyor. Böyle bir yolculukla ortaya çıktı bu oyun. Merhaba dedik, karşımıza bir şeyler çıktı, bir hikâye çıktı. Sonra bir baktık bu hikâye gelişmeye başladı, bir örgüsü oldu çatışma yarattı ve sonunda bir sonuca varmaya başladı. Bir yere gitti. Sonra bir baktık ki Niyazi Düşünür denilen bir adam nefes almaya başladı. Bir yerde naifleşti bir yerde sertleşti bir yerde hüzünlendi bir yerde sorgu verdi bir yerde çatışma verdi aynı hayat gibi, hayatımız gibi… Bavulumdaki Hikâyeler, Niyazi Düşünür’ün hayatının tam içindeki adamdı. Ben aktör olarak Niyazi Düşünür’ü hissetmeye başlayıp oynamaya başladıktan sonra Niyazi Düşünür’le beraber bir yolculuğa çıktım ve Niyazi Düşünür’ü yazan kardeşimin yorumuyla benim yorumum beslendi, birleşti, güzelleşti. Sonra yavaş yavaş akmaya başladı. Diyor ki Niyazi Düşünür’de çok hoş bir şey var. ‘’Edebiyat hocamız Leyla Hanım “Gözyaşı insanın nehridir içindeki akarsuların toplamıdır. Ağlamayan gülmeyi beceremez” demişti, sonra bize hikâyelerimizi yazmamızı söylemişti. “Hangi nehirlerde, denizlerde yüzüyorsunuz? Biz de o akarsularda yüzümüzü yıkayalım, sizinle beraber yeniden yeniden paylaşalım’’ Şimdi bunun üzerine çok fazla bir şey demeye gerek yok. Hepimizin bavulunda var bu. Bavulumdaki Hikâyeler hepimizin gönlü, beyni, her birimizin önü, arakası, sağı, solu. Bu yaşanan hayatın gerçeği. Bunu aldık yorumladık naçizane bir şey başarabildiysek ne mutlu bize.

Ö.Y. – Çok teşekkür ederiz.

C.Ç. – Ben teşekkür ederim, derginiz tüm keşkelerin birikimi oluyor. Çok uzun olsun yolculuğu… Sevgiyle…

 

23. Sayı, Mayıs/Haziran 2017
KEŞKE DERGİSİ