Engin Hamamcı ile Söyleşi

kapakŞairle ‘On Dakika’ Söyleşi

  Toplumsal sorunları şiire dönüştürüyor musunuz?

Engin Hamamcı: Nasıl ki aşkın, dostluğun, hüznün, sevincin, öfkenin, şiirde yeri varsa, toplumsal sorunların da şiire yansıması kaçınılmaz oluyor. Şiir sıkıntıya gelmez, özgürlüğünü arar, ama bir sıkıntıya, soruna da en güzel şiirle sokulabilirsiniz. Özellikle içinde bulunduğumuz dönem, sadece ülkemizin değil, dünyanın çeşitli sorunlarının en fazla olduğu dönem. Ben böyle dönemlerde şiiri can simidi olarak görüyorum: Hâl böyle olunca can simidini suya bugün atmayacağız da ne zaman atacağız?

 – Şiir mi şaire gelir yoksa şair mi şiirine koşar?

E.H. : Şiirin bizlere ihtiyacı yok, aksine bizlerin şiire ihtiyacı var. (Hem de hiç olmadığı kadar fazla) Şiir, bizim dilimizle konuşamaz ama duruşuyla çok şeyi anlatır. Kâğıda döküldüğünde de okuyucuda uyandırdığı çağrışımla beraber farklı hayatların kapısını aralayarak insana merhaba der. Biraz da sizin neyi, ne kadar anlamak istediğinizle alakalı bir durum aslında. Has şiirin peşinde olmaksa niyetimiz; sevgilimize, annemize, çocuğumuza, dostumuza koşar gibi koşacağız. Koşarken sadece ayaklarımıza değil, kalbe de ihtiyacımız var; sevgi olmadan hiçbir şeye, hiçbir yere yetişilemeyeceği gibi, şiire de koşarken ‘dil’ gibi çok güçlü bir araca ihtiyacımız var. Doğu bilgelerinden Cüneyd-i Bağdadi’nin sözünün tam da yeri : ‘Aramakla bulunmaz ama bulanlar sadece arayanlardır.’ Araya araya dilimizi de, sesimizi de, şiirimizi de bulacağımıza inanıyorum. Umarım şiir bizden razı gelir.

 – Yazarken farkında olmadan bazı kelimeleri daha çok kullanıyoruz. Şiirlerinizi okurken iki kelime birden fazla yerde gözüme ilişti. Düş Evi, İnsandan Bil, Düşlerinden Öte Sevemezsin ve Aheste Acı şiirlerinde 'düş' kelimesi, Gölgede Akşam Olur, Kuş Kanadı ve yine Günaydın Yokuşu şiirlerinde ise ‘öfke’. Bunlar bizlerde yara bırakan kelimeler mi yoksa farkına varmadan önemsediğimiz duygular mıdır?

E.H. : Öncelikle bu soru için teşekkür ederim.        Benim de dosyaya çalıştığım süreçte tespit ettiğim ve üzerinde düşündüğüm bir konuydu ‘düş’ ve ‘öfke’ gibi imgelerin sık kullanılması. Yine kitapta ‘gölge’ ‘yağmur’ ‘anne’ rüzgâr’ ‘kuş’ ‘çocuk’ imgelerini de sıkça kullandığımı söyleyebilirim. Cevap aslında sorunun girizgâhında mevcut gibi görünse de tam olarak öyle midir açıkçası bu konuda net değilim. Evet, yazarken farkında olmadan bazı kelimeleri daha fazla kullanıyoruz, ama aslında bilinçaltında yatıyor bu sorunun cevabı. Farkında olmadan sık kullandığımız imgelerin bizlerin hayatında önemini şiir bize sunuyor, bizler psikologlar gibi terapi uygulayamayız belki ama çocukluğumuza indiğimizde bazı işaretler yakalayabiliriz.

– Engin Hamamcı’ya bir şiir nasıl gelir? Tek bir mısrayla mı bir imgeyle mi?

E.H. : Tek mısra olabildiği gibi, bazen bir imge de beni şiire götürüyor. Şiir sıkıntıya gelmez demiştim ilk soruda da. Yakaladığım girişleri özgür bırakıyorum, uzakta sandığımız yakın oluyor bazen, yakın sandığımız uzak, şiire yaklaşımım bu şekilde açıkçası. Sancısı ise her şairde olduğu gibi az çok yaşanan bir durum. Şiir bitene kadar genelde aklım şiirde oluyor. Bazı şiirler vaktini bekliyor, bittiğine inandığımda ise göneniyorum.

– Türk şiirinden en beğendiğiniz şair ile mısra veya mısraları desek ne dersiniz?

E.H. : Şiirimizin çok değerli isimleri var; hangi birini saysam… O kadar çok ki… Ahmed Arif, Nâzım Hikmet, Edip Cansever, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ilk keşiflerim. Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü Dağlarca, A.Muhip Dıranas, Gülten Akın, Metin Altıok, Özdemir Asaf şiirle bağımın kuvvetlendiği 2000’li yılların başında beğenerek okuduğum şairler. Günümüz şairlerinden ise; Şükrü Erbaş, İbrahim Tenekeci, Birhan Keskin, Haydar Ergülen, Aziz Kemâl Hızıroğlu, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Yurttaş, Ahmet Günbaş, Süreyya Berfe, Arife Kalender… Dergilerden de yakından takip ettiğim çok sıkı genç şair arkadaşlar var, şiirin keşfedilecek sesi de rengi de o kadar çok ki… Mısralara gelirsek; ‘Bir durgun sudayız, konuşsak da / Kuş uçmuyor içimizdeki ormanda’ (Şükrü Erbaş) ‘Çok neşeli kuşlar konmuş sesine / Bereket… Ne güzel kelime’ (İbrahim Tenekeci) ‘Çıkamaz çocukluğundan dışarı / Kimse / Bundandır sevmemiz kiraz ağaçlarını’ (F.Hüsnü Dağlarca) ‘Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya’ (Gülten Akın) ‘Ben oraya koymuştum, almışlar’ (Behçet Necatigil) ‘İnsan bazen ağlamaz mı bakıp kendi kendine’ (Edip Cansever) Son olarak da A.Muhip Dıranas’ın Serenad’ının sevdayı tazelediğine inanırım ve aklıma düştükçe yüksek sesle okurum. ‘ Yeşil pencerenden bir gül at bana / Işıklarla dolsun kalbimin içi / Geldim işte mevsim gibi kapına / Gözlerimde bulut saçlarımda çiğ’

enginhmmc– Şiir kitabınızın adı On Dakika. “On dakika” derken neye dur diyor yahut okuyucuyu nereye çağırıyor şair?

E.H. : On dakika, güzellikleri içselleştirmek için koca bir adım aslında; hayatın telaşından ve gürültüsünden şiire, aşka, barışa, kardeşliğe, dostluğa, iyiye ve güzele çağırıyor okuru. Konusu insan olan her şeye on dakikada olsa mola verebilirsek, sinemaya vakit ayırır gibi değil ama sinema yapar gibi, o zaman yeryüzünün tüm çiçeklerini, sokak kedilerini, rüzgârın sesini ve nice güzelliklerin varsıllığını hissedebilmemize fırsat yaratmış oluruz. Kelimeler elbette bize tâbi; bu beş dakika da olabilir, bir dakika da. Önemli olan iyi ve güzel için kıvılcımı çakmakta. ‘On Dakika’nın ruhunda davet de var; bu davet sadece okuru değil, yazarını da şiirin enginliklerine çağırıyor, on dakikayı yirmi dakikalara çıkar diyor. Güzel olanla yetinilmeyeceğini öğrettiler bize; iyilikte ve doğrulukta yarışmak biraz da şiirden geçiyor.

– Şiir yazarken olmasını arzu ettiğiniz bir mekân veya bir ortam var mıdır veya bunun şair üzerindeki etkisi nedir?

E.H. : Sessizliğin bizleri iyileştireceğine inanan biri olarak sessiz bir ortamı tercih ediyorum. Genelde bu ev oluyor ama hep hayal ederim doğayla iç içe bir yerde hayat sürmeyi ve şiirlerimi/yazılarımı kuş sesleri eşliğinde kaleme almayı. Tabii şiir bu; her zaman sizin arzunuzu sormaz, bazen de o size gelir. Kitaptaki ‘Kent (Ç)ağrısı’ böyle bir şiir örneğin. İzmit’in göbeğinde, insan selinin içinde parkta beklerken, insanların koşturmacaları, bir yerlere yetişme telaşı ilham verdi bu şiire. Mekânların şair üzerindeki etkisine gelecek olursak edebiyatımızda örnekleri mevcut: Aklıma ilk gelen Behçet Necatigil. Necatigil, ‘evlerin şairi’ olarak bilinir ve şiirinde ev, eşya, aile, mahalle gibi kavramları sıkça kullanmıştır. Yaşamının merkezinde ne varsa şiirinde de o vardır aslında. Bu da mekânın ve yaşantının şiir üzerindeki etkisiyle ilgili. İkinci yeni şairlerinin de mekân tutkularını biliyoruz, belirli günlerde buluştukları ve şiirlerine ilham olan mekânlar, günümüz şairleri ve yazarları tarafından da ziyaret edilip, tarihi ve anısı korunmaya çalışılıyor. Cemal Süreya Derneği Üyelerinin bu mekânlarda belirli zamanlarda buluştuklarını biliyorum.

– Şiirle bir tanışma öykünüz veya ilk şiirinizin bir öyküsü var mı?

E.H. : Şiirle ilk tanışıklığım sokaklarda satılan kitap tezgâhlarına dayanıyor aslında. Çocukluğumuz biraz da zor şartlarda geçtiğinden çok sevmeme rağmen kitap, kaset çok fazla alamıyordum açıkçası. Neyse, kitaplığımın ilk misafiri (daha doğrusu ev sahibi) Ahmed Arif’in ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’i. Şiiri tanımamda ve sevmemde Ahmed Arif şiirinin büyük katkısı vardır. İlk şiirimin öyküsü de Ahmed Arif şiirlerine benzer bir öykü aslında. ‘Ay Kız’ ilk şiirim, sene 1997 (Tabii ki dergilerde vesaire yayımlanmadı) Yaz dönemlerinde çalıştığım şirkette bir kız arkadaşın öyküsü: Küçük yaşta anne ve babasız kalmış hayata tutunmaya çalışan azimli ve onurlu bir kızın öyküsüydü ‘Ay Kız’

– Kitabınızdaki aşk şiirlerinden biraz bahsedebilir misiniz bize?

E.H. : Edip Cansever ‘Buz Gibi’ şiirinde ‘’Aşk iyidir bak / Duyumunu  artırır insanın’’ der. Ben aşkı yaşarken de yazarken de hayatı ve güzellikleri özümsemeye, algılamaya çalışıyorum. Aşk öğesi yaşamın içinde olduğu gibi kitapta da öznelliği ve kıymeti başat bir durumda diyebilirim.

– Bize sorsanız “On beş yıldır aynı kapı gıcırtısı, aynı rüya / Sevince eskimiyor insan” dizeleri deriz. On dakika şiirinizi size sorsak bize hangi dizelerden bahsedersiniz?

E.H. : Evet, ben de aynı dizeleri derim. Aşkı biz büyütüyoruz gözümüzde ama aşk bu kadar basit bu dizede, bu şiirde. ‘On Dakika’ şiiri ilginç bir şiirdir; bu dizeden başka, şiirde salt aşkı anlatan başka bir dize bulamazsınız. (Bu benim fikrim elbette, farklı duygularla yazılmış bir dizeden okurun yolu aşka da çıkabilir. Şiirin kime hangi duyguları çağrıştıracağını biz belirleyemeyiz.) Ahmet Haşim’in dediği gibi, şiir: ‘Yasa koyucu değildir.’ Konumuza dönecek olursak aşk yukarıdaki dizede basitti, kitabın ilk şiirinde ise çok zor : ‘’Gözlerine akan bir nehir olsam şimdi / Neyim yoksa eksik kalsın’’ Aşk üzerine kitapta bir de naçizane içinde görüş barındıran şiir de mevcut. ‘Aşkın vakti yok beklemiyor kimseyi / Beklemiyor gelmeyeni erkenci kuşlar’ Şiirin, insanlığın ve aşkın vakti yok, bizleri bekliyor.

Keşke ailesine ve okuyucularına sevgilerimle…

 

18. Sayı, Temmuz/Ağustos 2016
KEŞKE DERGİSİ