Hüseyin Alemdar ile Söyleşi

Hüseyin Alemdar ile Söyleşi

Engin Hamamcı – İlk şiir kitabınız Toplanmış Sevgi Ölüleri dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm ‘Benim Anam Hep Ağlardı’ çocukluğunuzdan izler taşımakla beraber; acıyı, yalnızlığı ve ayrılığı imliyor. Kitabın ilk şiiri olan ‘Yıkım’, ‘’Annem annem / Yüzünün kırlarına çağır beni’’ dizeleriyle başlıyor ve anneye duyulan özlemi vurguluyor. Okurlarımız için bize biraz ailenizden ve çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Hüseyin Alemdar – Beni şair yapan iki kadından biri annem. Alaylı değil de okullu olma ve hayata tutunma kaygısından olacak, şiirin karın doyurmaz bir uğraş olduğuna inanan prodüktör babam okullar bitirmemi, sinema ve hayatta onun devamı olacaksam birikimli biri olmamı istedi hep. Bundan olacak, otuz beşime kadar babama hiçbir şiirimi okumadım, okuyamadım. Ne zaman ki Attilâ İlhan Şiir Ödülü’ne değer görüldüğümde Belâ Vakti şiirimi okuyuncaya dek. Biraz da babama inat bütün okulları yarım yamalak bitirdim, geçimimi de yayıncılık ve reklam sektöründen sağladım. Sekiz çocuklu bir aile içinde büyümüş olmanın zorlukları anlatılmaz. Neyse ki kardeşler arasında büyük çalkantılar olmadı; öyle ya da böyle sanatla ve edebiyatla sırt sırta büyüdük. Bu anlamda ben biraz daha şanslıyım diğer kardeşlere göre; üç kız çocuğu babası olmanın cennet-cehennem paradoksunda kızlarıma şiir ve ekmek iki kutsal şeyi sevdirmeye çalıştım. İlk kitabım Toplanmış Sevgi Ölüleri’nde anne duyarlığı ve aile temasının öne çıkması doğaldır. Beni şair yaptığına inandığım Zürafa Sokağı’nın duvağı kanlı gelini Fatoş’u atlamamak kaydıyla. Çünkü güçlü şiir, iyi bir şair iki anneden doğar: Biri gerçek anne, diğeri imgeye dönüşen aşkanne. Ki Fatoş imgesi aynı zamanda bir acı da. Beni yaratan bu aşktan dolayı öyle bir 12 Eylül tokadı yemişimdir ki, bu kitaba yeniden dönersem dışarda bıraktığım birkaç şiirimi acı-hüzün izi Toplanmış Sevgi Ölüleri’ne alacağım.    

İlk şiir kitabınızdan son şiir kitabınıza kadarki otuz yıllık şiir serüveninizde, hiç değişmeyen ve dozu hep artan bir özellik göze çarpıyor: İmge. Hüseyin Alemdar için şiirde imge ve metafor birer gereksinim midir?

İmgenin şiirin kaldıracı, metaforun ise ağırlık taşı olduğunu kim inkâr edebilir! Otuz beş yıldır öz kızlarım dahil, kanımın depreşme hâli birçok genç kız ve delikanlının gerek şiir dosyalarını gerekse internet ortamındaki şiirlerini hemen her gün iştahla okuyorum. Yüz yüze görüşmek isteyenlerle yaptığım ilk buluşmalarda, bazen imge ve metaforu önkoşul yaptığım oluyor, şair kısmı bu şaşırıyor; imge ve metaforla beslenmeyen bir şiir nasıl güçlü ve katmanlı bir şiir olabilir!? Böyle derken yalınlığı dışlamıyorum elbette: Yalın şiirdeki acemi ustalık hiçbir şeye benzemez. İlk iki kitabımdan sonra, biraz da ustalarımdan ve şiirlerden öğrendiklerimle artık aklı sese, uzamı imgeye dönüştürmede üstüme yoktur dersem kendime ve şiirime haksızlık etmiş olurum. İmge kurma ve metafor yaratmada çok iyi değilsem de iyilerden biriyim dersem ukalalık etmiş olmam sanırım.  

Şiirlerinizde kurgu ön planda, bunu neye bağlıyorsunuz?

İlhan Berk ve içimdeki sinema sağ olsun. Toplumcu bir şiir ve gelenekten gelen bir şair için değişimi kurgu ve estetikte yakalamak hayli zordur. Kurguyla yazmam biraz da çok özel kitabım Ten Kitabı ile başlar. Bir de peliküle dökülmeyen onca senaryoyla boğuşurken sinematografik bir kolay tekniğiyle şiire format atmak; hazzın doruğu. Şiirle sinemanın akrabalığı da burada işte. Keşke Şerif Gören gibi iyi bir kurgucu yönetmen de olabilsem! Sahi, şiirini montaj masasına yatırıp üç dize beş dakika kısaltan şairler var mı!?  

Son şiir kitabınız Şifalı Taşlar Kitabı, Oktay Rifat’tan İlhan Berk’e, Behçet Necatigil’den Dağlarca’ya, Cemal Süreya’dan Ahmet Erhan’a göndermeler taşıyor. Vefa izleği ve poetika birçok unsurun önüne geçmiş gibi. Şifalı Taşlar iyileştirdi mi Hüseyin Alemdar’ı?

Poetik yazılara bulaşan hiçbir şair iyileşmez, iyileşemez; şair ki iyileşince ölür zaten. Şifalı Taşlar Kitabı’mın son bölümü Şiirtaşı adını taşır, başlı başına poetik doruk. Belki de ben gittiğimde anlaşılacak. Neyse ki beni incelikler tadında uzun yaşatan vefa duygusu ve siyahtaki beyaz insan izleği bu kitabıma daha bir hâkim. Bazen kırıcı olsam da bu bile incelik cümlesi, Şifalı Taşlar Kitabı’nda yerini bulmuş, tabii ki görene ve anlayana. Bundan olacak Şifalı Taşlar Kitabı’mı göz ardı edenleri, benim değil bu kitabın hakkını yiyenleri Fazıl Hüsnü Dağlarca yâdı ömrümün sonuna dek affetmeyeceğim. Tâ ki musalla taşına günahkâr bedenim uzanıncaya dek; ki musalla taşı da şifalı bir taştır, içini ve kalbini anlayana. Allah ve şiir hepimizi affedecek! 

Modern Türk şiirini modern kılan şey nedir? Buradaki ‘modernite’ tepeden inme bir algı mıdır?

Bir sosyal ve sanatsal akım olan modernizm ile bir kültürel ve sanatsal hareket olan modernitenin birbirine karıştırılması çok da yeni bir şey değil. Öyle ki, bir şeyin “yeni” ve “güncel” olduğunu vurgulamak için kullanılan modern ile anlayış (kimlik), değişim (dönüşüm) hareketi modernite de aynı şey değil. 18. yüzyılın sonu 21. yüzyılın ortaları derken bu çelişik durum akademilerde ve enstitülerde de çözüme ulaşmış değil. Bugün sıkı pakt kolay tüketim toplumlarında eşyadan huzur konseptine, alametifarikadan özgün yapıtlara hızlı tüketimin bir adı da modernlik. Neyse ki postmodernizme köprü kuran modernite hiç anlaşılmamış doğu tandanslı batılı bir şiir gibi tek başına! Toplumcu şiirden gelip de modernitenin uç noktalarına dokunuşlar yapıp yer yer postmodernizme “iyi hâl kâğıdı” imzalatmış şairlerden biri olarak iyi ki de modern Türk şiirinin “korkunç güzel” ve çelişik bir parçasıyım. Soruna tam bir yanıt olmasa da, istersen tek bir kelimesine dahi dokunma, bu yanıt burada eğreti ama güzel durdu. Aramızda kalsın, benim şiirim nevrotik modern bir şiirdir.       

Edebiyatımızda modern şiirin öncüleri sizce kimlerdir?

Şimdi aklıma gelenler birer Kült Kitap ve korkunç güzel! İlkgençliğim tamamen Karacaoğlan’dan Cahit Külebi’ye en güzel taşra. İyi ki babamı ve Yeşilçam’ı bahane edip İstanbul’a gelmişim; sonrası Yeni Dalga’dan postmodernizme A, U ve Z gibi güzel. En güzel fiyakam hüzne ve travmatik tiklerime rağmen bende bir türlü bitmeyen çok odalı yedi gençlik, büsbütün ben işte; şiir ve sinemanın sahici yalanıyla süslediğim Tarık Akan yakışıklısı modernlik. Şu an kaçıncı gençliğimdeyim doğrusu bilmiyorum. Bilsem şiir de ölür sinemalar da estetik de; doğal olarak modernite ve postmodernizm de. Ah! Defterlerin saçtığı cehennem, kâğıdın ve kalemin kıyıcılığı, ağzın kalbe söylediği derin kırmızı nasıl da soyutun ve sonsuzluğun rengi her biri. Biraz Perçemli Sokak, biraz Saint-Antoine ve Güzel Irmak, biraz da şiirin mor külhani imgesiyle büyüdüm ben; diğer biraz’lar ve az’lar ise künhümde. Böyle böyle ele verdim kendimi işte: Oktay Rifat, İlhan Berk ve Ece Ayhan benim nezdimde modern Türk şiirinin öncüleri. Bilginlerimiz ve Cemal Süraya’dan önce yumuşak g vitaminini bulup şiirimize enjekte eden Metin Eloğlu’na haksızlık etmemek kaydıyla.

2000 sonrası yazılan şiirlerle 80 şiiri arasında bir karşılaştırma yapacak olursak; 80 kuşağı bir şair olarak neler söylemek istersiniz?

Bizler biraz İkinci Yeni ve eşik cini olduğumuzdandır arayış ve yenilik adına her eşikte çarpılma ve künhümüzde çakralar oluşturma adına her şeyi göze aldık, şiirin her çeşidini denedik. İlk iki kitabım 80’lerin ortasında yayımlandığına ve 12 Eylül’ü iliklerime dek yaşadığıma göre elbette ki 80 kuşağına aitim. Ancak diğer şairlere kıyasla benim konumum biraz farklı: Hem yirmili yaşlardaki üretme iştahı hem de yeni şiiri ve şairleri hasta derecede takip etme inadımla 80’lerden çok 2000’lerin şairiyim. Kaldı ki Ten Kitabı’ndan Dünya Vakti’ne hiçbir kitabım gerçek anlamda henüz okura ulaşmamış, Asım Bezirci’nin Varlık’ta çıkan iki yazısını dışta tutarsak hiçbir kitabım eni konu incelenmemiştir. Çekmecelerimde bekleyen yenilik ve deneyselliğin doruğu şiirler ve kitaplar da cabası. Hele “Kramp(on” ve “Evlilik Tabutu”, “Ölüm ve Oğlum” şiirlerim benden çıkmadan kendimi ölmüş sayabilir miyim!  İyi ki İlhan Berk’i bir şiir enstitüsü, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı bir “şiir hayvanı” görmüşüm; iyi ki de genç ve bu iki ustayla herkesten çok mesai yapmışım, şiirim adına kendilerini herkesten çok sevmişim. Şimdi birer incelik kitabı onlardan kurtulmaya çalışıyorum. Şimdi benim de içinde bulunduğum 2000’lere dair bir iki cümle kurmam gerekirse: 2000 sonrası şiir; İkinci Yeni esinli, somut, maddeci ve deneysel şiirin olanaklarını zorlayan, 80 şiiri bir yerde. Poetik yazıların çok ancak sıkı şiirlerin az olduğu bir dönem. Böyle derken, umarım her on yılda bir “şiir öldü” tartışması yapanları sevindirmiş olmam. Yeryüzü üzerinde en sağlam şiir geleneğine sahip olan Türk şiiri hiçbir zaman ölmez, dünden bugüne, bugünden yarına dipdiri ayakta. Bizi ve şiirimizi onaylayan sadece şiire yer veren bir dergimiz bile var: Diri Ozanlar Derneği!     

Her şairin/yazarın kalbinde ve şiirinde farklı bir yeri olan yapıtı olduğuna inanan biri olarak, Hüseyin Alemdar’ın şiirinde, kalbinde ve hayatında yeri farklı olan bir kitabı var mıdır? Varsa, bu farklılık şiirinize ve yazın hayatınıza ne gibi avantajlar sağladı?

Şairler de kitaplar da birbirinin omuzuna basa basa yükselir. Bir Çocuk ve Allah olmasa Hüzün Kitabı’nı, bir Güzel Irmak olmasa Ten Kitabı’nı, tek tek şairler ve şiirler olmasa Vakitler İncelikler’i yazamazdım. Var da var. Kalbimde ve hayatımda özel yeri olan bir kitap derseniz, hayatımı değilse de kalbimi kanatırsınız; bende her zaman özel bir yeri olacak has şair Ahmet Erhan’ın Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi derim, hüznümü ve yenilgilerimi dile getirdiğim Şifalı Taşlar Kitabı ile akraba ne de olsa! 

Benim cevabını en çok merak ettiğim sorulardan birisi Hera Şiir Kitaplığı. Bembeyaz kapaklı o güzelim şiir kitaplarından benim kitaplığımda da birkaç şairin kitabı mevcut. Ayrıca birçok şairin ilk kitaplarının Hera’da basılmasının da sizin ve kitabı basılan şairler için ayrı bir hatırası olsa gerek? Bize biraz Hera Yayınları’ndan bahseder misiniz?

Osman Serhat Erkekli ile başlayıp Soner Demirbaş’la son bulan elli altı kitaplık bir serüven. Bu elli altı kitabın yirmi dördü ilk yapıt. Şimdi geriye dönüp baktığımda her kitap ve şairi için sevinciyle hüznüyle ilkgibison sayfalarca yazabilirim herhalde. İyisi mi yaramı deşme, bugün şiirin en büyük sorunu olan şiir yayıncılığı konusunda beni günaha zorlama. İyi kalpli bir arkadaşsın, şimdiden dua etmeye başla ki Şiirdükkânı 27/3 hayata geçsin. İlhan Berk de gittiğine göre Hera öldü!

‘’Kendiliğinden gelişen her şeye açıktır şiir aslında; öyle bir dize söylersiniz ki Karacaoğlan ya da Cahit Külebi’ye bacanak olabilirsiniz farkında olmadan’’ diyorsunuz bir söyleşinizde. Bu görüşünüze istinaden sizin “slogan ve gelenek” hakkındaki görüşlerinizi merak etmekteyim. Şiirde “slogan ve gelenek” hakkında neler söylersiniz?

Her şair geleneğe yaslanır, dahası her şiirinin bir geleneği vardır. Yeniden kurma-yaratma edimi olan şiir; kurgudan sözdizimine, imge düzeninden metafora bir geleneğin ürünüdür. Değil Arkadaş Z. Özger, şiirimizin en sivili Ece Ayhan bile bu paradoksal durumu inkâr edemez. Keza “Folklar Şiire Düşman” yazısıyla yanlış anlaşılan Cemal Süreya da. 80’li yıllarda şiir yayımlamaya başlayan bizler için Nâzım Hikmet ve 40 Kuşağı şairleri “slogan ve gelenek” konusunda hemen yanı başımızda bulunan iki örnekti. İlk iki kitabımda ve ilk şiirlerimde Nâzım Hikmet ve 40 Kuşağı şairlerinin az da olsa etkisi vardır. Daha o yaşlarda geleneğe aşırı yaslanmanın ve toplumcu şiire sokulmanın sloganlaşma riski taşıdığına inanan ben, o gün bugündür sürekli şiirimi yenilemek ve şiir yatağımı değiştirmenin kaygısını yaşadım. Bundan olacak çok düştüm çok yaralandım; bazen anlaşıldım bazen anlaşılmadım. Slogan tehlikesi karşısında bu bile iyi. Neyse ki 15 Temmuz şiirim “Tanklar Güvercin Öldüremez” dahil, gelenek ve slogan bahsinde şiirimize ne zaman neşter vurulacaksa, çok şükür hiçbir şiirim delikan kanamayacak. 

İlk kitabınız Toplanmış Sevgi Ölüleri ile 1985 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü, Cemal Süreya İçin On Beş Prelüd ile 1990 Yunus Nadi Ödülleri kapsamında Cemal Süreya Jüri Özel Ödülü ve Vakitler İncelikler ile de İş Bankası Kültür Yayınları 2007 Attilâ İlhan Şiir Ödülü sahibisiniz. Genç yaşta önemli ödülleri hak eden bir şair olarak -ve özellikle son dönemlerdeki şiir ödülleriyle ilgili tartışmalar bağlamında-  şiir ödüllerine nasıl bakıyorsunuz?

Şimdi ödüllere karşı olduğumu söylersem şık bir yalan söylemiş olurum. Bir iki ödülde kurucu, bir iki ödülde de ödül sekreterliği yapmış bir şair olarak ödüllere karşıyım. Hele bugün verilmekte olan şiir ödüllerinin hepsine karşıyım; Yaşar Nabi Nayır Şiir Gençlik Ödülü ve Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü hariç. Sahi, toplam kaç şiir ödülü var ki!? Bu ödüllerin en az beşinde jüri başkanı aynı kişiyse o ödülden ne beklenir! Naçizane oluşumunda ya da jürisinde yer aldığım şiir ödüllerinde; ödülün gençlere, hak eden gençlere verilmesi yönünde ısrarcı oldum. İnkâr etsinler etmesinler birçok genç şairde emeğim vardır. Bugün yayıncı değilim, hiçbir jüride yokum buna rağmen en az onlar kadar şiir dosyası okuduğumu sanıyorum. Gençlere ve genç şiire hep güvendiğim için, sırf onları motive etmek adına ödüller hep olsun. Tıpkı yıllar önce bizleri uçuran Akademi Kitabevi Ödülleri gibi. 

Şair ve sinemacı Orhon Murat Arıburnu anısına şiir ve sinema dallarında (1990-2005) aralıksız 15 yıl verilen Arıburnu Ödülleri’nin kuruculuğunu ve yöneticiliğini üstlendiniz. Arıburnu Ödülleri neden kesintiye uğradı? Bir gün Arıburnu Ödülleri tekrar düzenlenebilir mi?

Orhon Murat Arıburnu Ödülleri de bir başka yaram, kanamam. Maalesef, artık çok istesem de bir daha verilemeyecek. Acıyla, tatlısıyla kendi hâlinde öylece kalacak. Çünkü bu ödülün sadece kurucusuyum ben, Orhon Murat Arıburnu ödüllerine benden çok sahip çıkmış, emeğini ve katkısını koymuş Metin Erksan’dan Tarık Akan’a, Onat Kutlar’dan Teoman Aktürel’e, Atıf Yılmaz’dan Zeki Ökten’e birçok değer bugün hayatta değilse ve ben onlar için ayrı ayrı birer incelik yapamıyorsam ya da gücüm ve enerjim yetmiyorsa, ödül de bir köşede dursun öyle. Nasılsa Arıburnu Ödülleri heykelciği bile Beyoğlu Belediyesi Yeşilçam Ödülleri’nde hebâ edildi nasılsa!

Üç kız babası bir şair olarak, bize biraz baba Hüseyin Alemdar’dan bahseder misiniz? Ayrıca, kızınız Serap Aslı Araklı da önemli genç şair arkadaşlarımızdan. Serap Aslı’nın şiirinin gelişiminde Hüseyin Alemdar’ın katkısı var mı?

Acının ve aşkın annesi hayatı insan kendisi öğrenir, yaşadıkça. Özel şairlerimden biri olan Serap Aslı Araklı’ya ekmeği ve şiiri ben öğrettim ya da anlatmaya çalıştım; tıpkı İran filmlerinde olduğu gibi. İlk kızım olduğu için, şiir tadındaki acılarımı ve yoksulluğumu en iyi o bilir. Eve üç ekmek iki şiir kitabıyla döndüğümü hâlâ unutamadığı için ilk elden şair; üç kız babası olmaksa Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “cennetlik olma” sözüne rağmen cennet değil de şiir. Daha başka kızlarım da var tabii ki, şiirin cinsiyetine inanmasam da “kadından şair olmaz” diyenlere inat trajedilerinin farkına varmada erkeklerden daha usta görünen genç kızlarda ve şair kadınlarda buldum hakiki şiiri. Serap Aslı Araklı benden önce Ramis Dara, Hüseyin Peker ve Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun kızı. Benden çok onları emeği var onun şiirinde. Baba-kız ilişkisi sanıldığı gibi kolay yürüyen bir ilişki değil. Neyse ki eleştiriye açık olan Serap, hem çok okuyarak hem de bu işin okulunu görerek kendini çok iyi yetiştirdi. Bir edebiyat öğretmeniyle evli olmasa belki de evliliğine bile karşı çıkardım. Evlilik öyle ya da böyle bir şaire yük; neyse ki Serap Aslı Araklı evlilikten de Furüğ Ferruhzad hüznü tadında şiirler çıkardı. Çabuk incinen, kolay demoralize olan yapısını kırıp şiire küsmezse Hürmeten’den daha güçlü yapıtlar verebilir. Keşke Gizlilik Saati dosyası yayınevlerinde daha fazla beklemese. Kendi adıma, Serap Aslı Araklı üç imge üç ad bir şiir tozuna üfledim sadece.   

Vakitler İncelikler bende yeri farklı olan şiir kitaplarınızın başında gelir. “Ten Vakti”, “Ev Vakti”, “Kalp Vakti”, “Aşk Vakti”, “Sinema Vakti”, “Anne Vakti” ve “Baba Vakti” başlıca aklıma gelen vakit şiirleri. Her okurun bir vakit şiiri, her şiirin bir okur vakti olmalı mıdır? Bize biraz vakit şiirlerinizden bahsetseniz.

Belli bir dize sayısı ve kurguyla yazılan, her biri bir şaire incelik olan vakit şiirlerini kırk birinci yaşıma denk getirmek için kaleme aldım. Tematik çalışma şiirimin özelliklerinde biri. Kırk birinci yaşımı geç kalan ve bir türlü kitaplaşamayan bu yapıtım, zamanla “ah!” ünlemi ve benim yerleşik imgemle Dünya Vakti’ne dönüştü. Vakti bol bir şaire dönüşmek bile bir hüzün; senin yukarıda saydıkların sadece yedi vakit, ben diyeyim yetmiş vakit. Her şairin bir antolojisi vardır, olmalı da; ah, benim kalbime nakşettiğim antolojim işte Dünya Vakti!

‘’Sen, bir yüzü bordo bir yüzü mavi ömür mendilim/Sen, aşk rengi Araklı saplı Sürmene bıçağım benim/Sen.., sen dedikçe koluma gir, ne çok konuşamıyorum’’. “Trabzon Vakti” şiiriniz eksikliği, dostluğu, özlemi çağrıştırıyor bende. Diğer vakit şiirlerinizde olduğu gibi bu şiiriniz de göndermeler içeriyor. Araklı desek, futbol desek, Trabzonspor desek Hüseyin Alemdar bizimle ne konuşur?

Hüzün ki bir türlü yakamı bırakmıyor. Sahi, “Hüzün ki en çok yakışandır bize” diyen Hilmi Yavuz bile sorgulandı, yargılandı bu ülkede. Benim şiirim ahşk, sinema ve futbol üç şeyin derdi. İlk göz ağrım Araklıspor amatör kümeye düştü, Trabzonspor her geçen yıl düşüşte. Trabzonspor ki, şampiyonlukları ve duruşuyla Anadolu’nun futboldaki başkaldırı şiiri. Dahası Anadolu’nun futboldaki şiir cümlesi, gençliğimizin Beat kuşağı. Güzel ve çirkin ülkemin başı hep kara bulut; ülkeme değil de Trabzonspor’a bir şey olursa çok üzülürüm.  

Her şair/yazarın hak ettiği yere ulaşmadığını düşündüğü yapıtları vardır; sizin anlaşılmadığını düşündüğünüz, hak ettiği yere gelmediğine inandığınız yapıtlarınız var mı?

Yukarıda verdiğim yanıtlarda dolaylı dolaysız geçti hepsi. Genellikle sinema sektöründe yaşanan bir durum: Oyuncusundan yönetmenine birçok değer hak ettiği yer olmadığını düşünür; yerinir, üzülür. Belki yersiz ve üzerinde durulmaması gereken bir durum. Yapıtlar da değerler de zamanla yerine oturur, oturtulur. Çok fazla hüzünden dem vurduk; Hüzün Kitabı’mın hak ettiği yerde olmamasına Canım Kardeşim filmi tadında hep üzülürüm.

Ona yakın filmde yönetmen yardımcılığı ve senaryo yazarlığı yaptınız. Sinemanın ve Yeşilçam’ın anılarınızda önemli bir yeri olsa gerek. Sinemanın şiirle ilişkisi nasıl olursa hem şiir hem de sinema bu durumdan faydalanır?

Sinema depom saydığım Kalpzaman Yeşilçam sanırım beni tam mânâda anlatmadı, anlatamaz. Ah! Cem’i Cümle Yeşilçam ya da 100 Film 100 Kararma diyebilmem için bir ömür daha gerek. Neyse ki harıl harıl yazıyorum. Şiirimi beslese de Yeşilçam ve sinemanın şiirime zararı çok. Kurgu ve duyguların montajı aşamasında şiirle sinemanın akrabalığına sonuna kadar inandım, bu gizli akrabalık korkunç haz veriyor bana. Sırf bu imgelem gücü ve metaforik anlatım adına olsa bile şiire ait olduğum kadar sinemaya, sinemaya ait olduğum kadar da şiire ait olacağım. Benim kurtuluşum da ölümüm de burada; anılar labirentinde.      

Pişmanlıklarınız, “keşke”leriniz desek…

Kan mürekkebim ve kalp atışlarım şiir olmasına rağmen, edebiyat ortamının nahoşluğundan olsa gerek keşke şiire hiç bulaşmasaydım.

Son olarak, ufkunda has edebiyat olan genç kalemlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Şiirin mutfağı dergiler. Mutfaktan yatak odasına kadar “hazırlıksız aynalara yakalanmamak” kaydıyla yaşama, sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe nüfuz etmek şiirle ve şairlerle. Sonrası dünya tadında kentler, sokaklar, ülkeler. Bol bol okusunlar, defter tutsunlar, yazsınlar. Ne demiş en eski ustalar: “Söz uçar yazı kalır!” Yas ile yâd da.

 

20. Sayı, Kasım/Aralık 2016
KEŞKE DERGİSİ