Hüseyin Su ile Söyleşi

Hüseyin Su İle ‘Yazının ve Sözün Düşüşü’ Üzerine Söyleşi:
“Yanlışı, Kötülüğü Çoğaltmak Değil, Sürekli İyiliği ve Doğruluğu Çoğaltmalıyız.”

 

B6we2W3CcAEs6PeNurullah DEVECİ – Merhabalar… Bir söyleşinizde edebiyatımızın son dönemleri için "Yazının ve Sözün Düşüşü" tabirini kullanarak, "edebiyatın öncelikle sağaltılmayı bekleyen yaraları” olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu yaralara baktığımızda “imajinal değerler ve medyatik başarıyı” işaret ediyorsunuz. Yaralarımız gittikçe açılıyor mu?

Hüseyin SU – İnsanoğlunun yaşadığı zaman içinde gerek kendi kişisel durumundan, gerekse toplumun genel durumundan, zamanının genel gidişatından, yeniliklerden, eskilerden, kaybolanlardan, bulunanlardan şikâyet etmesi yeni bir şey değil takdir edersiniz ki. Kısaca hiçbir insanın, haydi haksızlık etmeyelim, çoğu insanın zamanından memnun olmadığını görürüz. Bu durum bize, engin bir hoşgörüyü, uçsuz bucaksız bir kabûlü ima etmez, etmemeli de. Bütün bu insanî hâllerimizin karmaşıklığı içinde, yine de zamanımızda olup biten her şeyden sorumlu olduğumuz bilinciyle yazmak, konuşmak ve eylemek; kısaca yaşamak durumundayız. Geldiği gibi gider, deyip işin içinden çıkamayız. Yanlışı, kötülüğü çoğaltmak değil, sürekli iyiliği ve doğruluğu çoğaltmak durumundayız. Bütün bu söylemeye çalıştığım şeyler, takdir edersiniz ki genel ilkelerdir. Her insan, bütün bu ilkeleri kendi yaşadığı zamanda, ilgilendiği alanla ilgili olarak düşünüp tartabilir; tartmalıdır. Bizler de kalem ve söz erbabı olarak, ‘yazı ve söz’ alanında bu ilkeleri düşünmek, tartmak durumundayız. Söylemeye çalıştığım budur, sadece şikâyet değil. Sözün Düşüşü, çok değer verdiğim bir kitap adı, çok da doğru bir ifade olarak buluyorum. Yıllarca önce yazılan bu kitap ve adı, kanaatimce bugün bizim ‘söz ve yazı’ dünyamızdaki beklentiyi, kullanımı, algıyı ve kuşkusuz ontolojik bağlamdan uzaklaşmayı, indirgeyişi; yani düşüşü çok güzel ifade ediyor. Bu nedenle ben de bugünkü sorunu, ‘Yazının ve Sözün Düşüşü’ ifadesiyle söylemeye çalıştım. Sağaltılmayı bekleyen bu yaralarımızın, umutsuz olmamakla birlikte, yaygınlaştığını, hatta artık olağan görüldüğünü, yara olduğunun farkında olunmadığını söyleyebiliriz. Çünkü imaj çağına, medyatik değerlere ve başarıya odaklanmak, hayatın bütününde olduğu gibi yazı ve söz eyleminde de tek ve belirleyici amaç hâline geldi. Yine de yaralarımızı, kendinden bir merhemle, yani sanat ve edebiyatla, yazı ve sözle saracağız.

N.D. – Edebiyat, kültür ve sanatın merkezi olarak gördüğümüz edebiyat dergilerine uzun yıllar verdiğiniz kıymetli emekler malum. Ancak sizin yetiştiğiniz dönemle -Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisiyle- kıyasladığımızda tam teçhizatlı bir görüntüden genel olarak uzak, daha dağınık bir yapı arz ediyoruz günümüz dergileri olarak. O mana, o fikir ve gönül birliğini tekrar sağlama şansımız var mı?

H.S. – Her zaman dilimi, kendi koşulları, kendi sesi ve kendi sözüyle geliyor doğal olarak. Bu nedenle de bildiğiniz gibi o veciz ifadeyle ‘yeni şeyler söylemek lâzım’ geliyor. Bu, işin ve eşyanın tabiatı gereği olandır. Bu tabiatın bir başka gereği daha var: Her zamana mutlaka dokusunu, rengini, anlamını, karakteristik özelliklerini veren ezelî ve ebedî hakikatin kaçınılmazlığıdır o da. Her ses, her söz, her dil, her yazı ve toplamda insanî her eylem, bu hakikat üzerinde inşa olmak durumundadır. Aksi durumda boşlukta hiçbir güzelliğin inşası mümkün olamaz. Zamanın kendi koşulları ve sözüyle gelmesi gerçekliği, bizim açımızdan, tarihselci bir okumayı gerektirmez; yani, karşılaştığımız her hakikate, ‘zamanı geçti’ gözüyle bakamayız. Sorunuzu çok felsefî bir düzleme çekerek cevaplamak değil amacım; çoğu zaman temelde yatan ve hep gözden kaçırdığımız, atladığımız ve bu nedenle de aslını değil, ayrıntıları konuştuğumuz bir hususa dikkat çekmeye çalışıyorum. Sizin de belirttiğiniz uzaklaşma ve dağınıklık, sanki zamanın gereğiymiş ve olması gerekenmiş gibi bir algı oluşturuluyor; bu mazeret üzerinden meşrulaşma gerçekleştiriliyor. Sorunun kendisinden önce, kanaatimce bu iki ayrı mantık, algı ve düşünüş biçiminin fark edilmesi gerekir. Her zamanın kendi sözüyle ve koşullarıyla konuşurken, neyi kaybettiğimizi de göz ardı etmemeliyiz; edemeyiz. Böylesine bir dikkatle yazılan yazı, söylenen söz, yayımlanan dergi, bu dergi bağlamında oluşan birliktelik, özlemle andığınız gönül ve düşünce birlikteliğini mutlaka sağlayacaktır. Her söz, her yazı, her dergi, bizzat bu amaca matuftur. Bu nedenle umutsuz olmamak gerekir. Mademki yazıyoruz, konuşuyoruz, öyleyse şansımız her zaman vardır. Şunu da mutlaka belirtmek gerekir: Bizim yetiştiğimiz dönemlerdeki dergilerin, konuşma ve yazma âdâp ve erkânının da kendi içinde sorunları; uzak ve dağınık hâlleri vardı. Onların sorunlarını değil, erdemlerini dikkate almamız; toplamda ise öğrenmek amacıyla geri dönüp bakmamız gerekir. Toptan güzellemeler ve toptan karalamalar, insanî birikimden bir şeyler öğrenmemizi çok zorlaştırır; belki de bu imkânı ortadan kaldırır.

N.D. – Son dönemde özellikle genç kesimde öyküye artan bir ilgi görülüyor. Doğrusu heyecan verici bir durum bu. Ancak moda olanın çabuk tüketilmesinin, modern hayatın üzücü çıktılarından biri olması da aynı ölçüde tedirgin ediyor. Gerçek ilgiyle gelip geçici, modern, postmodern ilgi arasındaki farkı bu anlamda nasıl yorumluyorsunuz?

H.S. – Evet, önceki dönemlere ve romanın dışındaki edebî türlere göre bir kıyaslama yapıldığında öyküye karşı görece bir ilgi artışından söz edebiliriz. Böyle bir ilgi var. Bu ilgi artışının tümünü de sağlıklı ya da sağlıksız sayamayız; bu doğru olmaz da. Kanaatimce çok fazla heyecanlanmaya da gerek yok; çünkü edebiyatın, sanatın sağlıklı bir biçimde kavranışından doğan, hak edilmiş bir ilgi değil önemli ölçüde. Yeni bir şey mi bu durum? Değil elbette, her zaman böylesi durumlar olmuştur. Ne ki, biraz daha yanıltıcı ilgilerin egemen olduğu, algıyı yönettiği, belirlediği zamanları yaşadığımızın farkında olmalıyız. Görünürlüğün baskın olduğu, sanal, içeriksiz, aynı zamanda ‘değer’in ölçü alınmadığı bir edebiyat ortamı var daha çok. Bunlarla birlikte değerlendirildiğinde umutlu olmamıza dair işaretler görsek de sel gidip kum kaldıktan sonra geriye kalan asıl ilgiler, öykünün de edebiyatın da bugününü ve geleceğini belirleyecektir. Modern, postmodern düşüncenin, hayatın üretim-tüketim mantığı ve yaklaşımıyla edebiyat, sanat alanında bir değer oluşturamayız. Sözünü ettiğiniz tedirginlik de buradan kaynaklanıyor. Aradaki farkı, sonuçta ortaya çıkan eserlerde, bu eserlerin teknik, dil vb. özelliklerinde aramak yanlış olur. Sanatçının, yazarın, düşünceyle, yazıyla, sözle; kısaca genel anlamda sanatla, edebiyatla kurduğu bağda ve bu bağın aidiyet bilincinde aramak gerektiğini düşünüyorum. Aradığımız farkı, ancak bu dikkatle görebiliriz. Sanatçının kendisi de eğer böyle bir dikkatle yaklaşmıyorsa sanat yaratımına, hem eyleminin üzerindeyken hem de sonucunu değerlendirirken sözünü ettiğiniz farkı göremez; bakınız, Türk ve dünya edebiyatındaki sayısız oyundan ibaret örnekler… Aynı şekilde bu dikkate sahip sanatçıların eserlerine bakıldığında da oyundan ibaret olmayan gerçek sanat eserlerini görebilirisiniz… Kısaca, olması gereken sonuçta oluyor!..

N.D. – Yazma sürecinde yazısına bazı yaban suların karıştığını gözlemleyebilir yazarlar. Bu durumda kimi yazar kendi suyunu bundan arındırmak için mücadelesini sonuna kadar sürdürüyor, kimisi de suyun miktarını artırarak yaban olanın tesirini kırmaya çalışıyor. Bu noktada genç yazarlara önerileriniz nelerdir?

H.S. – Evet, sorunuzdaki anlamı ve sorunu böyle ifade ettiğimi hatırlıyorum. Yaban suların karışımını bir sanatçının sağlıklı gözlemleyebilmesi sanıldığı kadar kolay değil. Çok, ama çok ince bir dikkati gerektirir. Arınma mücadelesi de öyledir. Bu noktalarda düşünen sanatçı ne yazık ki çok az var. Hatta, yaban sulardan yardım uman, bilinçle bu karışıma göz yuman, buralardan sızıntı arayan sanatçı daha çok var. Söz konusu bu yanlış durum ve sorunların dışında; bütün kanallardan, yer altı ve yer üstü su damarlarından, insanlığın birikiminden sonuna kadar beslenip yararlanmayı, bunlarla zenginleşmeyi farklı gördüğümüzü ayrıca belirtmeye gerek bile görmüyorum. Genç veya yaşlı fark etmez, her sanatçı, her yazar, mutlaka yazıyı ve sözü sağlıklı bir biçimde kavramak zorundadır. Bu kavrayış her sanatçıyı düze çıkarabilir. Değilse ne denli çok eser verirse versin, ne denli adını sahneye yazdırırsa yazdırsın, zamanın eleğinin altına geçmekten kurtulamaz. Sayılar eninde sonunda unutulur ve erir. Sahnenin ışıkları söner, salon boşalır ve sonunda adınızın yazılı olduğu sahte afiş, hiçbir anlam ifade etmeden orada kalıverir. Genç yazarlar sahnenin bu son hâlini hayal edebilecek bir hayat tecrübesine sahip olmayabilirler ve yanılarak öğrenmek durumunda kalabilirler. Bu durumda kendilerinden önceki hayatların tecrübesine ve sahnede renkleri solmuş hâlde duran afişlere bakarak yaptıkları sanat yaratımı üzerine bir kez daha düşünebilirler. Sahte ışıklar ve renkler, şamata, alkış, murâilik dayanışması, her insana karşı rahatça takılan ayrı bir maske, zamanın eleğinin üzerinde kalamayan hiçbir yazıyı ve sanatı yaşatamaz, buna gücü yetmez. Kendi ürettiği ve sahteliğini iyi bildiği yalanlarla avunup bir ömrü ve ömre sığan onca emeği, çabayı, eseri heder etmenin anlamı yoktur. Bunları görebilmek için Türk edebiyatının elli yıllık, yüz yıllık yakın tarihine şöyle bir göz gezdirmek bile yetecektir. Yeter ki yalana teslim olmayı bile bile tercih etmesin genç ya da yaşlı yazarlar ve sanatçılar.

N.D. – Kanaatimce -şiir olsun düzyazı olsun- ‘ilham’ın ve ‘özgün olan’ın yazar tarafından tanınması, evvelinde bu kavramların zihinde doğru tanımlanması ve konumlanması ile mümkün olabilir. Bu çerçevede, yazmaya başlamadan önce nasıl bir zihin farkındalığı gerekiyor?

H.S. – Biraz insanî plânda âdetten kabul edilecek bir biçimde, biraz da bizim sanat ve edebiyat yapma biçimi bakımından karakucak tabiriyle açıklanabilecek bir durum var bu hususta. İnsanî olan şu: Her hususta bir öğrenme süreci vardır; bu süreç insanı cehaletten kurtarır, daha doğrusu kurtarması gerekir. Başlangıç noktasında o yolun bütün özelliklerini ve gereklerini bilemeyiz ama öğrenerek ilerlemeyi ilke edinirsek bir sorun kalmaz geriye. Böyle değil de çıktığımız yolun hiçbir özelliğini ve gereklerini öğrenmeyi ihtiyaç olarak görmezsek, işte o zaman ‘cahil cesur olur’ kavli gereği karakucak ilerler ve yolun sonuna ulaştığımızda da cehaletimizle baş başa kalırız. Daha çok böyle yürüyor işler bizde; yürüdüğü sanılıyor. Sizin andığınız ‘ilham’ ve ‘özgünlük’ kavramları da bu genel anlayışın ve algının dışında bir ilgi görmüyor kanaatimce. İlham kavramının bizim kültürümüzde çok boyutlu bir yeri ve tarihi var. İnanç kültürümüzdeki ilhamla sanat ve edebiyat kültürümüzdeki ilham, birbirinden çok farklı çağrışımlara sahiptir ve çok farklı anlamlar îma eder. Hatta gündelik dildeki ilham sözü de öyle değil mi? Kuşkusuz hepsi birden kökü itibariyle bir etimolojik kaynakta buluşur. Bu etimolojik buluşma, bize kültür ve anlam çağrışımlarının, îma ettikleri nüansların yok sayılabileceği hakkını vermez. Bu bağlamda düşündüğümüzde ben sanatta ve edebiyatta ilhamı şöyle anlıyorum: Sanatçının, yazarın, sanat yaratımı sırasında, öncesinde (kendisini kurma, birikim edinme aşamasında) veya sonrasında, duygu ve düşünce dünyasında, varlığın künhüne vukûfiyeti açısından bir gönül, dil ve bilinç bağı kurabilmeyi başarmasıdır. İşte bu bağ üzerinden işler ilham dediğimiz vergi. Bunun hem manevî hem de insanî boyutu vardır. Bir sanatçıda bu ‘bağ’ ve ‘vergi’ ne denli güçlü işliyorsa, o sanatçının zihni ve eseri de o derece yetkin ve doygundur. İşte bu ‘yetkinlik’ ve doygunluğa’ sahip olan eser, kanaatimce ‘özgün’ eserdir. Özgünlük, kurnazlıkla, oyunla, göz ve gönül boyamayla, şaklabanlıklarla elde edilebilecek bir husus değildir. Özgünlük, sanıldığı gibi bir tür boya da değildir. Bütün boyalar kısa süre sonra dökülür; ardında gizlenen hakikatse hiçbir zaman engellenemez, er geç ortaya çıkar.

N.D. – Çevrenizde bulunan genç arkadaşların yetişmesinde önemli kanallar açıp hazırladınız. Ancak yaptığınız önemli işler, yazdığınız kıymetli eserler göz önündeyken pek öne çıkmak istemiyor ve ciddi manada mesafeli duruyorsunuz. Müsadenizle buna “kendini bilmek” demek istiyorum. Siz ne dersiniz?

H.S. – Çok teşekkür ederim, estağfirullah… Sorun öne çıkıp çıkmamakta değil, nerede duracağımızı bilmek ve ayrıca durduğumuz yerin de farkında olmak gerektiğindedir. Birlikte olmak, birlikte bir iş yapmak, sorumluluklarımızı olduğu kadar, tecrübelerimizi, birikimlerimizi de paylaşmak demektir. Bu bilinci, elbette hayatımızın bütününe de yaymak gerekir. Başka türlü işin içinden çıkmak mümkün mü? Bu kadar kolay mı bu, değil elbette. Eğer öyle olsaydı, hem bizim özelimizde hem de insanlık genelinde her şey yolunda olurdu her zaman ve ne güzel de olurdu ama sizin de bildiğiniz gibi böyle değil. Eğer elimizde bir imkânımız varsa bu imkânı elbette kendimizle birlikte çevremizdeki her insanın yetişmesi için sunmamız gerekir. Bizim on sekiz yıl boyunca iki dergi ve bir yayın eviyle yaptığımız edebiyat, sanat ve kültür işi de yaşadığımız coğrafyada iyi bir imkân oldu, sizin tabirinizle önemli bir kanal oldu ve çok sayıda genç, yetişkin arkadaşımız bu imkân ve kanaldan yararlandı. Burada birlikte var olduk. Eğer bu gerçekleşmişse çok güzel; ben önünde olayım veya olmayayım, bu durumdan ancak mutluluk duyarım kendi payıma. Gerçekleştiğini de umuyor ve düşünüyorum. Mesafe konusuna gelince; çok sevdiğim ve çok değerli bulduğum bir kavramdır ‘mesafe.’ Yaptığımız işle aramıza mutlaka belli bir mesafe koymamız gerekir, çünkü işimizi yaparken ne denli bütünleşirsek bütünleşelim, sonuçta ortaya çıkan toplam, birlikte olduğumuz insanların hepsine aittir. Bireyci yaklaşımların kutsanmasına sıcak bakan, böylesi tavırları çok önemseyen biri değilim. Öznenin ‘biz’ olanını daha çok önemserim. Bu nedenle sorumluluğumuza karşı yakın, işimizin sonucuna karşı mesafeli durmakta yarar görürüm. Mesafenin insanlar arasında da gözetilmesinin gerekliliğine inanan biriyim. Yakınlık, dostluk, candan olmak, omuz omuza durmak, sıkı birliktelikler… gibi erdemler, mesafeyi gözetmesini, ayarlamasını bilen insanlar tarafından daha sağlıklı inşa edilebilir. Sözünü ettiğiniz ‘kendini bilmek’ ise bizim inanç ve hayat kültürümüzde çok derin ve büyük anlamlara sahip bir kavramdır. Her insanın kolaylıkla başarabileceği bir ‘hâl bilgisi’ değildir kendini bilmek. Önemli bir ölçüsü şudur kanaatimce: Kendini bilen insan, kendini bildiğini bilmez. Şöyle de söyleyebiliriz: Kendini bilme hâli, kendini bildiğini bilmemek hâlidir. Bunu konuşmaktan daha çok ‘kendini bilen’ bir insan ‘olarak’ gösterebiliriz ancak. Sarp bir yokuştur burası. Kendini bilen insan içinse dümdüz, virajsız bir yoldur. Kuşkusuz, bu bilgiye ulaşmak içindir niyetimizin ve yapıp etmelerimizin tümü de. Dileyelim ki ulaşabiliriz.

N.D. – Üslûbu, sadece ‘yazının şekillenmesinde kullanılan birtakım formlar’ olarak gören bir algı giderek dikkatimizi çekiyor. Açıyı biraz genişlettiğimizde üslûp, esasında eser-yazar arasında topyekûn bir tutarlılık hâli değil midir? Ne dersiniz?

H.S. – Üslûbun, insanın bizzat kendisini, özbeöz karakterini yansıtacağını ifade eden çok güzel, veciz sözler vardır bizim yazılı ve sözlü kültürümüzde, siz de biliyorsunuz. Üslûbun, gerek yazının gerekse sözün formunu belirleyen bir yanı vardır kuşkusuz. Bunu görmezden gelemeyiz. Ama sadece bundan ibaret de göremeyiz. Üslûp, aynen dil konusunda olduğu gibi sözcük dizilişinden, söyleyiş biçiminden vs. ibaret de değildir. Dilin olduğu gibi üslûbun da ‘natıka’ ile doğrudan ilgili olduğunu düşünüyorum. Elbette bir yazarın, sanatçının eserine bakınca form açısından kendisine özgü birtakım özellikler görürüz ve bu eser filanca yazarındır, deriz. Bu durum, bir sanatçı açısından çok önemli bir husustur ve her sanatçının da bu ayırıcı kazanıma sahip olması ve eserlerinde göstermesi gerekir. Benim kurmaya çalıştığım ilişki ise çok daha derin bir bağı işaret etmektedir. Sadece eserle yazar arasında değil, böyle olmakla birlikte, eserle yazar, eserle düşünce, duyarlık, kültür, tarih, coğrafya ve aynı zamanda bütün bunlarla yazı ve yazar arasında da zaten derinlerde var olan o bağı bulmak ve her sözle, her yazıyla yeniden kurmak zorundadır. Bir yazarı da eseri de gerçek ve ayırıcı bir üslûp sahibi yapan da sadece ve sadece budur. Bunu başarmayı gerektirecek zorluğu göze alamayan ve bu zorluğun üstesinden gelemeyen yazar, sanatçı, farklı ve kendince bir biçimsel forma ulaşsa bile sözünü ettiğimiz anlamda bir üslûp sahibi olamaz. Birçok eserdeki imzayı kaldırsanız ya da değiştirseniz, okurun bunları birbirinden ayırmasını bırakın, çoğu yazarın bile kendi eserini zor tanıdığını görürsünüz. Başta söylediklerimize dönecek olursak, sorunuzun cevabını şöyle özetleyebiliriz: Üslûb-ı beyan, aynıyla insandır…

N.D. – Öykünün bir mayalanma yahut bir çerçeve süreci muhakkak var mıdır? Yoksa yazmaya başladıktan sonra yazarı da içine çeken ihtimaller ve sürprizlerle dolu bir durum mu daha çok öne çıkar? Öykü yazarı açısından nasıldır bu durum?

H.S. – Sorunuzda öykünün bir düşünce olarak doğuşu anından yazılıp bitirilme sürecine dair üç husustan söz ediyorsunuz anladığım kadarıyla. Öykü yazarlarına, incelemecilere, eleştirmenlere ve öykü üzerine düşünenlere göre bu hususlara eklenebilecek daha başka özellikler ve ilkeler de olabilir. Görece bir durum bu, demek istemiyorum elbette. Kısmen de olsa öykünün öznesine, muhatabına göre farklılıklar arz edebilir. Saydığınız hususların önem ve öncelik sıralaması değişebilir. Çünkü her sanatçıda, sanat eserinin döllenme, kuluçka ve doğum aşamaları farklıdır. Doğum sancısı, her zaman sancıdır ama her anne farklı yaşar bu sancıyı. Bir sanatçı olarak her öykü yazarının durumu da böyledir kanaatimce. Asıl sorun bu değil. Öykü yazarı da dâhil her sanatçının, bu sancının farkında olup olmadığıdır. Yani, bir sanat eseri mi yaratıyor, yoksa oyun mu oynuyor? Galiba sorun da soru da budur. Mayalanma süreci, dediğiniz durum, bir öykünün düşünce ve duygu olarak doğuş anından itibaren yazılmasına kadar yazarın zihninde yaşayışıdır. Yazım sürecine de doğum, diyebilirsiniz. Çerçeve dediğinizdense biçimsel formuyla teknik boyutunu anlıyorum. Bunların hepsi de yine yazarına ve yazarın yazma ritüellerine göre ihtimallere ve sürprizlere gebe olabilir. Benim yazma tecrübem açısından baktığımda, düşünce aşamasında çok büyük oranda beliren ana iskelet korunmakla birlikte öykü kurgusunun ve öykü kişilerinin yazma aşamasını sürüklediği, etkilediği, değiştirdiği de olur. Sanırım hiçbir yazar, bu durumdan bütünüyle yakasını kurtaramaz. Yazmak, gerçek bir sanatçı için sanıldığı kadar özgür bir eylem değildir. Bütün bu düşüncelerimi yüceltici bir dille değil, yazının tabiatına uygun bir dille söylemeye çalıştığımı da eklemek isterim.

N.D. – Öykünün unsurları elbette ki birbirini tamamlar. Ancak yazar açısından birinin diğerine göre önceliği daha fazla olabilir mi? Öykünün unsurları içerisinde en taviz verilemez olanı nedir, desek ne dersiniz?

H.S. – Sorunuz önceki soruyla çok yakından ilgili. Bu nedenle bağlantılı cevap vermek durumundayım. Bazı hususlara kısmen değindiğimi düşünüyorum, buradan devam edeyim. Öyküyü oluşturan unsurlar kesinlikle birbirini tamamlar ve bu unsurları saymak mümkündür ama bir sayıyla sınırlamak mümkün değildir. Kanaatimce iyi bir öykü metnini ya da kötü bir metni konuşurken bütün bu hususlar daha iyi görülüp tartışılabilir. Sözü dolandırmıyorum. Bir sanat ve edebiyat metnine yaklaşırken, anlamaya çalışırken verili kuramlardan ve kurallardan değil, elimizdeki metnin teknik yapısıyla birlikte kültür, dil, üslûp, düşünce, duyarlık gibi aidiyet dokusunu esas almak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu ikinci hususlar, toplumsal, tarihsel bir arka plân zenginliğine ve bağlamına işaret eder. Öykü de ve tabii ki sanatın genelinde anlattığımız insan da her şeyiyle birlikte bu bağlamı ve zenginliği hem bir yük olarak hem de bir imkân olarak bize sunar. Biz de ister okur, ister eleştirmen ve incelemeci, isterse yaratıcı sanatçı olarak onun bu sunumundan hareket ederek gireriz metnin içine. Sanatın, öykünün muhatapları, metne giremezse, (çok sevdiğim bir ifadeyle söyleyeyim) ‘metnin içsesi’ni duyamazsa, yakalayamazsa o metnin hiçbir özelliğini ve unsurunu göremez. Bu olumsuzluğa da en çok kuram ve kural körlüğü yol açar. Günümüz edebiyatının ve sanatının oluşumu, anlaşılması ve yorumlanması konusunda bu körlüğün önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Böylece sanat, öykü, bir sanat olma doğallığını ve insaniliğini yitiriyor; yapıntı, hatta iğreti bir hâle dönüşüyor. Hem biçimsel olarak hem de içerik olarak ‘sanat olma’ makamına ulaşamıyor. Bu kuşkusuz manevî bir ‘makam’ değil ama manevî alanın etkisinden de uzak değil. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; hiçbir gerçek sanat eseri seküler değildir; ister edebiyat olsun, isterse diğer sanatlar… Sanatçının inançları ve düşünceleri ne olursa olsun, sanatı gerçekse manevilikten beslenir. Bu bağlamda Vassily Kandinsky’nin Sanatta Manevîlik Üstüne adlı eserini de anmak isterim. Sorunuzun net cevabına gelince: Hiçbir sanat eseri teknik açıdan kusuru kabul etmez. Daha da önemlisi, sanat eserinin dil, üslûp ve duyarlık dokusu son derece sağlam ve ‘metnin içsesi’ de pürüzsüz ve çok net olmalı. Öykü özelinde sözü bağlarsak, böyle bir metin, sağlam bir öyküdür.

N.D. – Bazen serbest, yeni ve özgün yazma düşüncesinin -şiirde olduğu gibi- öykü ve yazarını birtakım çıkmaz sokaklara sevk ettiğine de şahit oluyoruz. İlgili türü özünden koparan bu duruma dair görüşünüzü alabilir miyiz?

H.S. – Sanatçı elbette yeni şeyler ve bunları da yeni bir dille, yeni biçimlerle söylemek ister. Bunlar sanatın doğasında da vardır. İlk sanat eserinden beri, her sanatçı varlığı ve insanı anlatır. Bir yandan bakarsanız çok sınırlı, diğer yandan da çok geniş, çok büyük bir konu. Bunca zaman, bunca sanatçı anlatır ama hâlâ anlatılma ve anlatma ihtiyacı devam eder. Şöyle bir söz var; ‘insan tükenmez.’ Şu demektir; insan, anlatmakla, öğrenmekle tükenmez. Sanatın ve sanatçının anlatma, dil, üslûp ve biçim açısından yenilik arayışlarının önemi de buradadır; yeniden ve yeni söylemek. Özgünlük konusuna önceki sorularınızdan birini cevaplarken kısmen değinmiştim. ‘Yeni ve özgün yazma’ dediğiniz, her sanatçı için kaçınılmazdır. Bu sanıldığı gibi bir çıkmaz sokak da değildir. Sanatçı için bu arayışın bir çıkmaz sokağa dönüşmesi, neyi aradığını tam olarak bilmemekten ve sorunu tam olarak kendi bağlamında kavrayamamaktan kaynaklanır. Eğer sanatçının sağlam bir sanat, edebiyat poetikası varsa ve bu poetikaya yaslanıyorsa, bütün sokaklardan rahatlıkla çıkabilir. Bütün yenilik arayışları gerçekten yeni olabilir. Eseri de özgündür. Buralarda bir sorun görmüyorum. Sanatçı, yeniliğe karşı olamaz ama sahteliğe, yapmacıklığa karşı olması gerekir. Sanatı özünden uzaklaştıran, sanatçının başaramadığı ya da başarmanın sancısına, sıkıntısına, mahrumiyetine katlanamadığında, kolaya kaçıp sahteliğe, oyuna başvurmasıdır. Bu durum, sanat yaratımında ‘düşük’ yapmaktan ibarettir. Sizin sözünü ettiğiniz düzlemde böyle sayısız ‘düşük’ görebilirsiniz. Sezaryen yöntemiyle ve taşıyıcı annelerle yapılan sanat eserlerini hiç konuşmuyoruz. Kısaca özgün sanat ve edebiyat eseri, özgün sanatçının kavrayışından ve duruşundan doğar.

N.D. – Değişen ve gelişen dünyayı algılama hususunda müslümanın düştüğü en temel yanılgı nedir sizce?

H.S. – Müslümanların, dünyanın genel gidişine ayak uydurmaya çalışmasından ibarettir. Bir komplekse kapılıp biz neden değişmiyoruz, bizim de değişmemiz gerekmez mi acaba, duygusuyla akıntıya kürek çekmesidir. Hiç değişmemesi gereken ilkelerinden, inançlarından ve hayatından utanmasıdır. Bizim gençliğimizde önemli ve doğru bir ilkeymiş gibi çok kullanılan, özellikle de biz gençlere tavsiye edilen şöyle bir söz vardı: ‘Zaman sana uymuyorsa sen zamana uyacaksın?’ Daha en başta diz çöken bu mantığın sonucunda varacağımız yer, dünyayı da bütünüyle varlığı da algılamamızın mümkün olmadığı noktasıdır. Öncelikle hangi kavramlarla düşünüp konuştuğumuzu iyi bilmemiz gerekir. Şu düşüncemi birkaç kez yazdım ve konuştum, sorunuzun içinde geçtiği için bir kez daha söylemekte fayda görüyorum: Değişme, gelişme, büyüme, başarı, eşitlik, özgürlük… gibi kavramların birer tuzak kavramlar olduğunu ve konuşurken de yazarken de bu tuzak kavramları nasıl, nerede ve hangi anlamlarda kullandığımıza son derece dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bugün bu anlamda bakıldığında, müslümanların düşünce alanları baştan sona mayınlarla döşenmiştir. Örneğin sizin sorunuzdaki biçimiyle ‘değişen ve gelişen dünya’ bizim için ne ifade eder? Bizim ontolojik yapımızdaki ‘varlığın her an yeni bir hâl üzere olması’ ifadesiyle aynı anlama gelebilir mi? Kuşkusuz böyle değil. İkinci ifadede varlığın inkişâfından, tamamlanmasından, inşasından, olgunlaşmasından söz ederken, birinci ifadede, kanaatimce çürümeden, bozulmadan, daha doğrusu kendi öz tabiatına karşı son derece uzak düşmekten söz ediyoruz. ‘Değişen, gelişen dünyayı algılamak’tan kasıt, ona ayak uydurmak, arkada kalmamak değil mi? Peki hangi bedel karşılığında? Bir itiraz düşüncesi geliştirmek, müdahale etmek, acaba bu dünyayı algılamaya çalışan kaç düşünürün ve sanatçının çabasıdır? Dolayısıyla hem müslümanın hem de düşünen her insanın düştüğü temel yanılgı, dünya da dâhil bütünüyle varlığın yaratılış anlamını kendi bağlamında anlayamamak ve konuşamamak; yani kekemeliktir. Bunu aşmayı başardığımızda sorun kendiliğinden çözülecektir.

N.D. – Tarihimizin her döneminde, önemli fikir adamlarımızın birçoğunda rastladığımız bir hususiyetle karşılaşıyoruz: Münzevî bir hayat. Yakın dönemde Nuri Pakdil’de de buna şahit oluyoruz. Son dönem içtimaî hayatımızda; pratikte bir uzaklaşma olmasa da ‘kalabalık içindeki yalnızlığımızı’ -iç dinamiklerimize bağlanarak sesimizi bulma anlamında- ‘münzevî bir hayata’ devşirebilir miyiz?

H.S. – Sanırım birbirinden çok farklı durumları, sorunları ifade ederken, kavramların nüanslarını, zamanla uğradıkları anlam kaymalarını göz önünde bulundurmuyoruz. Dil dikkatini ihmal ederek yaklaşık anlamlar üzerinden konuşuyoruz. Münzevîlik hâli, kültür ve düşünce birikimimize başvurduğumuzda, pek olumlu çağrışımlara haiz değildir. Oysa inziva kavramı olumlu çağrışımlara sahiptir. Aynı kökten olmalarına karşın, münzevilik, toplum dışılık, sorumluluklarını ihmal etme, kaçma… gibi anlamlar da kazanmıştır. Buradan bakınca düşünürlerin, sanatçıların, entelektüellerin münzevîleşmesini olumlu karşılamamız mümkün değildir. İnziva, insan açısından bir tür kurulum hâlidir. İnzivaya evet, münzevîliğe hayır. Bu insanlar toplumdan kaçamazlar; tersine müdahale etmeleri, karşı çıkmaları, hatta isyan etmeleri, uyarmaları, öncü olmaları gerekir. Kötülüğe bulaşmamakla kaçmak aynı anlama gelmez. Saygın isimleri öne sürerek bu durumu mazur göremeyiz: Bu bir. İkincisi; Nuri Pakdil’in söz konusu dönemine de münzevîlik diyemeyiz. Kanaatimce, konuşmanın bir başka diliydi tercih ettiği dil. Zaten kendisi de; “Dilimin döndüğü kadar sustum.” demiştir bu dönem için. Bunu her düşünüre, sanatçıya önerir miyiz? Elbette hayır. Zaten bizim önermemizin bir faydası da olmaz. Her sanatçı, her düşünür, kendi diliyle konuşur ve yazar. Bir başka husus da şudur: Nuri Pakdil, hiçbir zaman bizim düşünce, yazı, sanat anlayışımız ve toplumsal ilişkilerimizi belirleyen alışkanlıklarımız bağlamında bir dille konuşup yazmadı. Dışardan bakanların onun münzevî olduğunu sandığı dönemde eserlerinin yarısından çoğunu yazmış bu insan. ‘Kalabalık içinde yalnız olmak’ da bu bağlamda anlaşılması gereken bir hususiyettir. Sözel bir toplumda susmak, insan ilişkilerinin sırnaşıklıkla aynı sanıldığı, insanların mesafeyi uzaklık bildiği bir garip zamanda, hemen bu hasletlerin anlaşılmasını beklemek pek doğru değil. Devşirme sözü de pek uygun değil sanırım; her hâli, her insanı, her soylu düşünceyi, sanatı ve tavrı, kendi yerinde ve bağlamında görmek, anlamak ve değerlendirmek, bizzat kendisini de bizi de zenginleştirecektir.

N.D. –  Hızlı düşünmenin makinadan insana intikâlinin bireyin kanaat ve sabır hislerini zayıflatan bir unsur olduğunu zannediyorum. Bu durum, birçok alanda olduğu gibi yazın alanında da insanı, ‘nasıl-niçin’ ve ‘nitel’den çok ‘nicel’e ve ‘sonuc’a odaklıyor. Buna karşı bir refleks geliştirmek mümkün müdür?

H.S. – Hızlı düşünmek, eğer bir zekâ eseriyse olumsuzluk değildir. Kurnazlık eseriyse eğer, işte o zaman hızlı düşünen insanın ve düşüncesinin karşısında dikkatli olmak gerekir. İstisnalarının olabileceğini düşünsek de şeytanîlik beklenebilir. Zaten siz de daha çok zamanla kazanılan bir tür sathî pratiklikten, insanın tekdüzeleşmesinden, makinaya benzeyerek asıl düşünce hasletlerini yitirmesinden hareket ederek bir tür kaygınızı dile getiriyorsunuz. Daha hızlı, daha hızlı… İnsan düşününce, hayatın bu hızla bir gün nefesinin kesileceğinden endişe ediyor. Kanaat ve sabır…, artık o kadar uzak, zaman dışı hasletler hâline geldi ki birine, ‘kanaatkâr ve sabırlı ol’ denildiğinde, aldatılacağını düşünüyor.  Elbette yaptığımız edebiyat ve sanat da bir bütün olarak yaşadığımız bu hayata dâhildir. O da nasibini alıyor sürekli hızlanan hayatımızdan. Bu nasiplenmeye bir yanıyla daha müsait edebiyat ve sanat eylemi. Sürekli adımızdan ve eserlerimizden söz edilmesini bekliyoruz. Yeni yayımlanan kitabını imzalayan yazara, yeni eseriniz ne zaman çıkacak, diye bir soru sorarak yenik düşüyoruz hıza. Her yıl, hatta her ay bir eser vermek mümkün olsa (ki bazıları için bu mümkün de) daha hoş olacak. Siz nitelik ve nicelikten söz ediyorsunuz ama bunları düşünecek ve hesap edecek kadar zaman mı var insanlarda? Gazetelerde, tv’lerde, reklâm duvarlarında, reklâm panolarında sürekli adımızı görmek, herkesin bizden söz etmesini beklemek arzusuyla yanıp tutuşuyoruz. Buna karşı bir refleks geliştirmek, bu ‘yazı ahlâkıyla’ mümkün değildir. Ayrıca bunun refleksi aşan bir durum olduğunu düşünüyorum. ‘Niçin düşünüyorum ve yazıyorum?’ sorusuna verilecek cevap, belirleyici olacaktır. Ne ki bu soruyu sorup cevaplayacak kadar da zamanı yok yazarların ve sanatçıların. Umutsuz olmamak gerek her durumda, çünkü düşünce ve yazı, kendi gerçeğini her sanatçıya kabul ettirir sonuçta. Bu nedenle, edebiyat ve düşünce tarihi, uçsuz bucaksız bir mezarlığı andırır; mezarların çoğunun da mezar taşı yoktur.

N.D. – Yazı ve Yazgı isimli eserinizde, aslında bütün eserlerinizde algıladığımız edebiyat ahlâkını, onun onarıcı gücünü derinlikli ve sahici bir şekilde ele alıyorsunuz. Eserin isminin arka plânındaki mesajı nasıl okumalıyız?

H.S. – Sözünü ettiğiniz kitaptaki bir yazıda da edebiyatın, sanatın, yazının, düşüncenin her zaman mutlaka bir ontolojik zemininin olduğunu ve bu zeminin her sanatçı tarafından yeterince kavranamadığında, o onarıcı gücü, derinliği ve sahiciliği elde edemeyeceğimizi belirtmeye çalışmıştım. Ayrıca her kültürde bu arayışı açıklamaya, anlatmaya çalışan, hatta temellendiren çabalar hiç de az değildir. Bizim kültürümüzde biliyorsunuz bu temellendirme çabası, kalemle kâğıdın ruhlar âlemindeki ezelî diyaloğuyla kurulur. Bu ilişkinin rivayet edilişinde sıhhat aramayı kuru bir ilim kibri olarak görüyorum. Bir düşüncenin inşasında, hasbîlik ilk koşuldur. İnsan düşüncesinin ve muhayyilesinin, bu hasbîlikten yola çıkarak çok büyük eserler ortaya koyabileceğine, çok büyük ana yollar açabileceğine inanıyorum. Andığınız gibi arka plânda değil, vurgu, bizzat kitabın adında somutlaşıyor kanaatimce: Yazımız, Yazgımıza dâhildir! Yazgımızdan sorumlu olduğumuz kadar, yazımızdan da sorumluyuz. Yazgımız nasıl bir kayıtsa, yazımız da aynen öyle bağlayıcı bir kayıttır. Kuşkusuz, bu ifadeyle önşart olarak sahip olmamız gereken bir dikkate işaret etmeye çalışıyoruz. Hiçbir sanatçının çabası ve emeği, (kendisi farkında olsa da olmasa bile) yazgısının dışında bir yerde değildir. Şiir, öykü, roman, deneme, eleştiri, tiyatro, müzik, resim… bizden geriye kalan her sözcük, her iz, bu bağlamda büyük bir sorumluluk taşır. Bunun farkında değilse sanatçı, iyi ya da kötü, eserinin yüklediği sorumluluk altında ezilir.

N.D. – Son kitabınızın adı Keklik Vurmak… Kitap birbirinden kıymetli söyleşilerden oluşuyor. Gülşefdeli Yemeni isminden sonra bizi, büyüdüğümüz coğrafyanın içine davet eden Keklik Vurmak isminin de bir öyküsü var mıdır?

H.S. – Hayır, o anlamda bir öyküsü yok Keklik Vurmak adının. Sadece bir dikkate işaret etmeye çalıştım; yazmakla, konuşmakla ‘ateş etmek’ arasında var olduğunu düşündüğüm dikkate!.. Biliyorsunuz, Yazı ve Yazgı’nın iki bölümünden birisinin başlığı ‘Silâhlı Sayfalar’ adını taşır. Bu bölüm başlı başına bir kitap olarak düşünülmüştü ama en azından şimdilik mümkün olmadı. Yazıyı ve düşünceyi bilinçle kavramaya çalıştığım zamandan beri ‘ateş etmek’le ‘yazmak’ arasında hem dikkat hem de sorumluluk açısından böyle bir ilişki kurmuşumdur. Söylenen söz, yazılan sözcük, ağızdan ve kalemden, aynen namludan çıkar gibi çıkar ve geri dönüşü yoktur. Bunun en çok da söyleşilere denk düşebileceğini düşündüm… Hepsi bundan ibaret… Kitap adlarını koyarken çok düşünürüm. Hem kitabı ifade etmeli hem de kitabı aşacak şekilde çağrışımlara açık olmalı. Kuşkusuz estetik ve düşünce çağrışımının aynı ölçüde bir kitap adında birleşmesi en güzeli olur. Okuduğum kitapların adlarını beğenmediğimde, kendimce çoğuna yeni adlar bulurum. Yazdığı kitaplara güzel ad koyan yazar, ne yazık ki çok az. Herkes bir an önce basılıp çıksın istiyor. Ayrıca güzel ad koymak, bize tavsiye edilmiştir biliyorsunuz. Kitap da olsa bu tavsiyeye uymak gerek.

Nurullah DEVECİ – Çok teşekkür ediyoruz…

Hüseyin SU – Emeğiniz ve dikkatiniz için asıl ben teşekkür ederim…

 

14. Sayı, Kasım/Aralık 2015
KEŞKE DERGİSİ