Küçük İskender ile Söyleşi

Engin HAMAMCI: Yazdıkları ile yaşadıkları arasında derin uçurumlar olan şairler tanıdık. Elbette bir şairin yazdıkları ile yaşadıkları arasında bire bir ilişki olmayabilir. Sizin çok sayıda şiir kitabınızın yanı sıra roman, deneme ve aforizma kitaplarınız mevcut. Kitaplarınızı da göz önüne alarak yazdıklarınızla yaşadıklarınız arasında nasıl bir bağ var?

Sayı 7 Küçük İskender ile Söyleşi İnternet SitesiKüçük İskender: Kurgunun önemi elbette çok büyük; sadece kişisel hayatı referans alan eserler de dikkat çekici olabiliyor.  Galiba meseleyi biraz şöyle okuyorum: Yaşadıklarınızla yaşamak istedikleriniz arasında tercih yapmadan, bu tercihle cezalandırılmadan yazmak. Böylelikle yaşadıklarınız birer deneyim olarak üslubunuzu, tavrınızı belirliyor; yaşamak istedikleriniz yahut kaçındıklarınız da ilgi alanınızın sınırlarını oluşturuyor. Toprağı çamura dönüştüren ben’im, ama o çamurdan heykel yapan el artık bana yabancı. Sahi ile yalanı bütünleştirebilmek uğraşında insan çok da yıpranmamalı; çünkü zorlama bir eser okuru, bırakın edebiyatı, hayattan soğutur. Samimiyseniz hatalarınızı, insanlığa bağlı tüm kabahatleri anlatmalı, ahlaki ölçüt olarak da estetikten fazla uzaklaşmamalı. Görüldüğü üzere, çetrefil bir bağ bu. İllüzyon gerektiriyor biraz.  Ama bu illüzyona önce sizin inanmanız, şaşırmanız lazım.

 

E.H. : 50.Yaşınıza ithaf edilen ‘Elli Belirsiz’ Sel Yayıncılık’tan çıktı. Sizin için özel bir kitap olmalı? Bize biraz ‘Elli Belirsiz’den bahseder misiniz?

Küçük İskender: Bu tür takvimsel çalışmalardan haz etmem aslında; yurtdışındayken elime geçen bir Burroughs kitabı her şeyin başlangıcı oldu. Ciltli, kalın kapaklı, renkli bir ‘teşekkür’ kitabıydı bu. Burroughs için hazırlanmış, içine resimler, anılar yerleştirilmişti. Bu kitap da İskender Över’in Küçük İskender’e minnet kitabı aslında. Biz ikimiz aynı bedende yaşıyoruz ve birbirimize çok şey borçluyuz. Barış içinde olmamız nedeniyle şiiri sevdik. Yapaylık, kurgu yahut üçkâğıt gibi siyasi argümanlardan, örgütlü mücadele gibi artık içi boşaltılmış diktatörlüklerden uzak durmayı erdem saydık. Saadeti namus diye adlandırabildiğimiz ölçüde dürüst olduk. ‘Elli Belirsiz’ aslında kitabın dışında kalanların neden belirli olduğunun ironisi. Tek kullandığımız uyuşturucu hayattı bizim. Bu kitaba da ‘altın vuruş’ diyebiliriz.

E.H. : Modern Türk şiirini modern kılan şey sizce nedir? Buradaki modernite tepeden inme bir algı mıdır? Günümüz modern şiirini nasıl görüyorsunuz?

Küçük İskender: Modern şiir bizde aslında bir yakalama, uyum içerir. Kimseden bir adım önde olmadı. Hep sonradan, hep dışarıdan. Nedeni çok basit. Kendi değerlerinden fazla haz etmeyenler öne çıktı modernizmde. Her kuşakta gençlere bakacak olursak dinledikleri müzik, izledikleri filmler, okudukları kitaplar hep başka kültürlerden. Elbette iç içe olunacak, ancak içselleştirmek başka mesele. Suç mu bu, kabahat mi? Değil tabi. Çünkü onlara sunulan bir şey yok. Sunulmuyorsa sunacaksın. İşte biz buna modernizm diyoruz. Ağır Roman neden ciddi bir algı kırılması yarattı? Metin Kaçan ayak bastığı topraktan yürüdü. Bu yüzden. Nâzım, Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Sovyet modelini Anadolu insanına adapte etmeseydi bugün her kesim tarafından sevilecekti. Necip Fazıl narkotik dünyasını manevi hayatla aynı teraziye oturtabilseydi şimdi Baudleaire’den daha meşhurdu. Orhan Veli, Rifat ve Anday’dan uzak dursaydı kaybolacaktı. Taşları yerine koyarak düşünelim. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal demek isterim. Modernizm budur. Zaaflarına karşılık çok ciddi işler yapmışlardır. Öncülleri de bana göre şüphesiz Tevfik Fikret’tir. Onlardan sonra Türk Şiirinde 80’lere dek, İkinci Yeni’ye sempatimizi ayırırsak, modernizm adına tek adım atılmamıştır. 80’ler de modern değildir. Ancak bir kıpırdanma, huylanma hissedilebilir. O kadar.

E.H. : Şiiri insan vücudu gibi düşünecek olursak, imgeyi şiirin hangi organına benzetirsiniz? Sizin şiirlerinizde imge hangi organı temsil ediyor? Neden?

Küçük İskender: Tahrik eden bir soru bu. ( gülüşmeler ) Neyse, kibarca yanıtlayayım; ne de olsa tıp eğitimi aldım. Böbrekler diyebilirim. Üre önemli çünkü. Üremiden ölen insan var. Şiir de kana karışırsa önü alınmaz sıkıntılar, ex tehlikesi doğurur. Şairlerde görülen intihar vakalarının nedeni budur. Kana şiir karışmıştır. Şiirin sıvı olduğunu unutmamak gerek. Kaygan, akışkan, buharlaşabilen, katılaşabilen bir şey. İçinde boğulabilirsiniz de. Dikkatli olmak lazım. Çoluk çocuktan, bunaktan, cahil cesaretinden uzakta tutulmalı.

E.H. : Yıllardır şiir nedir sorusuna yanıt aranmıştır. Biz biraz kulağı tersten tutalım, sizce şiir ne değildir?

Küçük İskender: İktidar değildir. İktidara gelecek olursa roman olur, film olur. Tek arkadaşı vardır; o da hikâye. Hikâye iktidara gelirse devrim olur.

E.H. : Sinemaya olan ilginizi biliyoruz. ‘Ağır Roman’ ve ‘O Şimdi Asker’ başta olmak üzere, beş sinema filminde rol aldınız. Sinemanın şiirle ilişkisi nasıldır? Sinemanın şiirle ilişkisi nasıl olursa hem şiir hem de sinema faydalanır?

Küçük İskender: Şiir anlatmaz, işaret eder. Film anlatır, peyzaj sunar. Çimento ile alçı arasındaki farkı düşünür müsünüz? Alçı hayatidir – şiirdir. Çimento ise yapı kurar, kurgu ister. Şiir yazamasaydım, yönetmen olmak isterdim evet; içimdeki kızgınlığı telafi etmemin iki yolu vardı: Ya şiir yazıp kendime zarar verecektim, ya film çekip başkalarına zarar verecektim. İlkini seçtim.

E.H. : 2003 yılında Berlin’de düzenlenen ilk Türkiyeli Eşcinseller Kongresi’nde bu konudaki deklarenizi okudunuz. Yurt içinde ve yurt dışında nasıl tepkiler aldınız?

Küçük İskender: Queer tanımı Türkiye’ye geç geldi; gelmesini bekleyenimiz yoktu elbette. LGBTTI kitlesi yüzyıllardır bu coğrafyada da yeteri kadar eziyet, katliam ve aforoz gördü. Meseleyi sadece dinsel açıdan okuyan bir halkın resmi deklaresi bu. Eşcinselliği anal sekse indirgeyen, hatta buna düşkünlüğü aşikâr bir toplumun öncelindeki imparatorluğa ait gravürler neden hâlâ kilit altında ya da gizlice yok edildi. Hepimiz her şeyi, kimin neyi, niçin gizlediğini biliyoruz. Özgür olamamamızın, mutsuzluğumuzun temeli hep ideoloji. Hem de cinsel ideoloji. Erkek egemenliği. Bu meseleler üzerine konuşmuştum. Olumlu olumsuz tepki almadım. Çünkü anlattıklarımı dinleyicilerin hepsi zaten biliyordu. Bir de benim söylememi istediler. İnsan doğruya şaşırır mı?

E.H. : Edip Cansever ve Arthur Rimbaud sizin özel şairleriniz. Pekâlâ, İskender’in şiirlerinden etkilendiği özel bir kadın şairi var mı?

Küçük İskender: Şair olarak adlandırılmasa da Sevim Burak. Onlarca dergi çıkıyor ve ne yazık ki adı anılmıyor. Utanç duyuyorum. Bakın onu, modernizme alabiliriz işte.

E.H. : Gerçek isminiz Derman İskender Över, ama siz ‘Küçük İskender’ mahlasını kullanıyorsunuz. Sizi çok yönlü kişiliğinizle de tanıyor okurlarınız ve size duyulan ilgi bir şaire değil de daha çok bir pop yıldızına duyulan ilgiyi anımsatıyor bende ve birçok kişide.  Neye bağlıyorsunuz bu durumu?

Küçük İskender: 50 yaşındayım. Yaklaşık 30 yıldır yayımlıyorum. Sizce herhangi bir şey 30 yıldır takip ediliyorsa popüler midir yoksa ona başka bir isim mi vermek gerekir? Kim bilir kaç kuşak benim şiirleri okudu. Sevdi, kızdı, nefret etti ya da önemsedi. İçimden geleni yapıyorum, yaşımın gerektirdiklerini değil. Sadece hayatta kalmaya çalışmıyor, yaşıyorsam siz buna popülerlik diyebilirsiniz. Bense olan biteni varoluş olarak adlandırıyorum. Varım, o yüzden kale alınıyorum. Bu da üstün bir özellik değil. Herkes, her şey var olduğunu kanıtlar, inatla da savunursa “popüler”liği yüzyıllarca sürebilir.

E.H. : Samimiyetiniz, içtenliğiniz ve dostluğunuz için teşekkür ederiz…

Küçük İskender: Ben teşekkür ederim. Savunmam bu kadar. Kaç yıl verildiyse yatmaya razıyım.

 

7. Sayı, Eylül/Ekim 2014
KEŞKE DERGİSİ