D. Mehmet Doğan İle Söyleşi

M. Fatih CİNOĞLU: Mehmet Âkif Ersoy’a son günlerde artan bir ilgi olduğu görülüyor. 2011 yılının Mehmet Âkif yılı ilan edilmesi, Çanakkale Savaşı’nı anma günleri, Safahat’ın farklı yayınevlerince basılması vs. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Sayı 8 D. Mehmet Doğan ile Söyleşi İnternet SitesiD. Mehmet DOĞAN: Mehmed Âkif’e ilgi hiçbir zaman eksilmedi. O hayatın içinde bir şahsiyetti, şiirleri ve yazılarıyla, üstlendiği sorumluluklarla her zaman benini değil inancını, düşüncesini; milletini öne çıkardığını gösterdi. İyiliklerimiz ve kötülüklerimiz ve destanımız onun tarafından yazıldı. Hatırda kalan işler yaptı, tarihimize karıştı, hafızalara yerleşen metinler ortaya koydu. Bu yüzden her dönemde hatırlanması olağan.

M.F. CİNOĞLU: Bir yazınızda “Mehmet Âkif’in 1908’den sonraki hayatını hızlandırılmış bir filme benzetebiliriz”  demiştiniz. Bir bakıma bütün memleketin 1908’den sonraki serüveni hızlandırılmış bir film gibi. Son zamanlardaki dönem filmlerinin ve romanlarının artmasına bakarak bu filmin ilgi çektiğini söyleyebiliriz. Bütün bu eserlerde Mehmet Âkif, dönemindeki rolü göz önüne alındığında yeteri kadar yer alıyor mu? Açıkçası benim aklıma fazla örnek gelmiyor Tarık Buğra’nın Firavun İmanı’ndan başka. Kısaca, bu ilginin ürünlere yansıması nasıl?

D.M. DOĞAN: Mehmed Âkif Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sında arka plandadır. Firavun İmanı’ında bir karaktere dönüşmüştür. Mehmed Âkif’i asıl Midhat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanında buluruz. Yakın dostu, onunla ilgili olarak Türk edebiyatının en etkileyici biyografi kitabını yazan Midhat Cemal, bir dönem romanı olan Üç İstanbul’da Âkif’i başköşeye yerleştirir. Romandaki “Şair Mehmet Raif” odur. Raif, “acıyan, merhamet eden” demek… Bu sıfat Mehmet Âkif’e yakışır. Sözünde durur, zamana riayet eder. Para, hesap nedir bilmez; Bakırköy’de ağlayan bir dostu varsa, Erenköy’de güleni affetmez. Yazar ona, “Halkın önüne düşecek cesaretimiz yok; arkasından yürüyecek adam da bulamıyoruz” dedirtir. Mehmed Âkif’in bazı başka yazarlar tarafından roman malzemesi yapıldığını söyleyebiliriz, fakat gerçek bir Mehmed Âkif romanının yazıldığını söylemek de mümkün değil.

M.F. CİNOĞLU: Nurettin Topçu “Âkif şiirle düşünmeyi edebiyata sokmuştu.” diyor. Bugün Orta Doğu ve Arap dünyasındaki gelişmelere bakarak Mehmet Âkif’in şiirlerinden bugüne dair hangi dersleri ve tespitleri çıkarabiliriz? Mesela, benim aklıma Leyla şiiri geldi.

“Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,
Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.
Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;
Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!”

D.M. DOĞAN: İslâm dünyası, Mehmed Âkif’in tasvir ettiği yüz yıl önceki gibi; hatta daha kötü durumda. Osmanlı otoritesi her şeye rağmen İslâm dünyasına bir şekil kazandırıyor, bir kimlik veriyordu. Emperyalizm sağdan soldan didikliyor, bütünlüğü bozuyordu, buna rağmen Hilafet, tesirini Sudan’da olduğu kadar Hindistan’da da gösteriyordu. Osmanlı, İslâm birliğinin âleti olan bir otorite olarak Âkif’in fikir dünyasında önemli yer tutuyordu. Onun uğrunda her türlü zahmeti göze alıyor, bir gün Arabistan çöllerine savruluyor, bir başka gün Berlin’de Almanlara esir düşmüş Müslüman esirleri irşad için Almanya’nın yolunu tutuyordu. O zamanın şartlarında bu seyahatlerin aylarca sürdüğünü unutmayalım.

Mehmed Âkif, yine aynı saikle Milli Mücade’ye katıldı. Çanakkale’nin şiirini yazdığı gibi, Millî Mücadele’nin de şiirini yazdı.

Çanakkale’yi zaferden sonra yazmıştı; zafer müjdesinin his dünyasını ayaklandırdığı bir zamanda kaleme almıştı. Millî Mücadele’nin şiirini ise, zafer ve başarı ümidinin görünür olmadığı bir dönemde yazdı. İstiklâl Marşı bu yüzden bin yıllık bir tarihin muhassalası olan bir millet kavramı üzerinden oluşturulan bir metindir. Bu millet zafere ulaşacaktır, Hakkın vadettiği günler gelecektir.

En ümitsiz zamanda ümit telkin eden Mehmed Âkif, zafere yakın günlerde Leylâ’yı yazar… Şartların değiştiğini şair sezgisiyle hissetmektedir. Zafer tamam, fakat sonrası ne olacak? Dünya sistemi yeniden kurulurken Osmanlı’nın ağırlığı yerine zafer kazanmış, muktedir fakat düşmanı tarafından tanınma mecburiyeti içinde bir yönetim masadadır.

Batı emperyalizmi, Osmanlı Devleti’ni yıkmayı, yok etmeyi şark meselesini halletmenin ilk işi olarak gördü. Bizim “Lozan Konferansı” dediğimiz şey onların literatüründe Yakın Şark İşleri Konferansı idi…

Barış, Osmanlı devletinin yıkılması ile sağlanacak, Türkiye Komünizmle Kapitalizm arasında tampon bir alan olarak bırakılacak, Ortadoğu İngiliz ve Fransız mandasında terbiye edilecek, Filistin’de Yahudi yurdu kesinleşecek, devlete doğru gidişin yolu açılacak.

Bu senaryoyu Mehmed Âkif’in okuyamadığını sanmıyoruz. Okudu, bütün feryat ve figanı ondandı, fakat yapabileceği bir şey yoktu. İslâm dünyası, şimdi yüz yıl öncesine göre daha ciddi otorite parçalanması içinde. Bu yüzden hilafetin sahtesi bile pirim yapıyor!

M.F. CİNOĞLU: Mehmet Âkif’in en önemli özelliklerinden biri dergici kimliği… Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad’da şiirleri, yazıları ve tercümeleri yayınlanıyor. Sebilürreşad’ın künyesinde Eşref Edip sorumlu müdürken Mehmet Âkif başmuharrir olarak geçiyor. Mehmet Âkif Sebilürreşad ile özdeşleşmiş bir isimdi. Bu dergideki rolü tam olarak nasıldı?

D.M. DOĞAN: Sebilürreşad dergisi fikir ve ilim yönünden hâlâ aşılamaz bulunuyor. Onun edebiyat tarafını Mehmed Âkif temsil ediyor. O tarafı da bu yüzden ihmal edilemeyecek değerde. Zor zamanda ortaya konulan bir birikim, savaş sırasında âcilen kullanılacak bir silah Sırat/Sebil. Baştan Ebulula Mardin işin içinde iken, daha ilim ağırlıklı idi. O ayrıldıktan sonra fikir ve edebiyat daha bariz hale geldi. İster istemez bir görüşün, İttihad-ı İslâm’ın, İslâm birliği düşüncesinin -İslâmcılık diyemiyorum- temsilcisi konumundaydı dergi. Bu konumuyla İstanbul’dan Ankara’ya taşındı ve orada yürütülen savaşın güçlü bir silahı oldu.

Burada Mehmed Âkif’in rolünün daha da ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Âkif, şiirleriyle, yazılarıyla olduğu kadar vaazlarıyla ve konuşmalarıyla da Sebilürreşad’ın yönünü tayin ediyordu.

Savaş kazanınca ordular terhis edilir! Sebilürreşad’ın savaştan sonraki durumunu başka türlü açıklamak mümkün değil…

M.F. CİNOĞLU: I. Meclis’in dağılmasından sonra, kendi tabiriyle “komitacılıktan siyasete kadar her boyaya boyanan” Âkif kenara çekilerek Milli Mücadele Anılarını, çocuk şiirleri, tarihi bir konuda manzum piyes ve veda haccını nazmetmek istemiş. Bunların akıbetleri ne oldu? Mehmet Âkif Külliyatı dediğimizde Safahat’ın yanında Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad yazıları, çevirileri, vaazları, hutbeleri ve mektupları anlaşılıyor. 1924’den sonra tüm enerjisini Kur’an Meali’ne verdi? Yoksa ‘sürgün’ şairin üretkenliğini etkiledi mi? Bu dönemdeki Mehmed Âkif Eserleri hakkında genel hatlarıyla ne söylenebilir?

D.M. DOĞAN: Mehmet Âkif hayatın içinde sahici bir şahsiyetti. Ülkenin kronolojisini onun eserlerinden takip edebilirdiniz. Zaferden sonra onun hayatın içinde bulunma ve böylece şiirini, fikrini ortaya koyma zemini yok edildi. Kumda oynamaktan başka seçeneği yoktu. Mısır’a gidişi Türkiye’de kumda oynamaya razı olsa bile rahat bırakılmayacağını bildiği içinindir.

Mısır hayatı Âkif için verimli olmadı. Kur’an tercümesi bir hayli vaktini aldı. Şiir yazmaya zaman ayıramadı, ayırsa bile onun tarzı hayatla iç içe olarak yazmak olduğundan fazla şiir yazamadı. Mektuplarında Yahya Kemal gibi kıt’acı olduğunu yazıyor! Buna rağmen, 1933 yılında Kahire’de Gölgeler isimli şiir kitabını yayınladı. Bu kitapta yer alan şiirlerin tamamı Mısır’da yazılmış değil elbette. Daha önceden yazılmış fakat kitaplarına girmemiş şiirler de önemli yer tutuyor. Mısır’da yazdığı çok güzel şiirler de var. Hatta onun şiir anlayışının dışına taşan şiirleri de mevcut.

M.F. CİNOĞLU: I. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’nun her yerinde kongreler, cemiyetler göze çarpıyor. Mesela, Bülent Tanör’ün Türkiye’de Kongre İktidarları bu açıdan önemli bir eser. Bu kongrelerde başı çekenler yazarlar, din adamları, sanatçılar vs. Bu, Anadolu’da Osmanlı’nın son dönemlerinde dahi siyasi ve kültürel olarak canlı bir atmosferin olduğunu gösteriyor. Bu canlılığın kaynakları ne olabilir? Günümüze geldiğimizde Anadolu’da siyasi ve kültürel olarak böyle canlı, hareketli bir atmosferden söz edilebilir mi?

D.M. DOĞAN: Belki bir arayış dönemi olmasından belki de zor şartların tesirinden, o sıralar hareketlilik fazla. Var olmak veya olmamak gibi bir şey. Dönemin insanlarının daha kendine mahsus, daha otoriteye karşı bir karakter yapısı içinde oldukları da düşünülebilir. Bugün o siyasetin, o hareketliliğin zemini de kalmamış olabilir.

M.F. CİNOĞLU: Mehmet Âkif Anadolu’da birçok yeri gezmiş, halkın nabzını tutmuş bir isim. Peki, Mehmet Âkif’in dili o dönemde halk tarafından rahatlıkla anlaşılabilir miydi? Bu vesileyle Türkçe’nin Cumhuriyetten günümüze serüvenine değinirsek, bugün Tek Parti dönemindeki yıkımın farklı bir evresinde miyiz?

D.M. DOĞAN: Mehmed Âkif’in döneminde halkın konuştuğu dille yazdığı biliniyor. Elbette onun şiirlerinde kitabî Türkçe de var, fakat bütünü etkileyecek cesamette değil. Âkif’in halk Türkçesi zengin bir Türkçe. O Türkçe üzerinden harf inkılabı ve dil devrimi silindirleri geçti. Birçok kelime tasfiyeye tabi tutuldu. Mehmed Âkif’in döneminde günlük hayata mal olmuş dolayısıyla çok sık kullanılan birçok kelime sistemli olarak unutturuldu. Bunu İstiklal Marşı’ndan örneklemek bile yeter. İstiklâl, millet, celâl, helâl, ebediyyen, izmihlâl, cüda, ezel, hür, bend, garb, âfak, serhad, menediyet, şüheda, şehadet, vecd, arş vb.

Dil devrimi inişli çıkışlı bir yol takip etti. Başlangıçtaki sertlik 1936’dan sonra yumuşadı. Fakat 2. Cumhurbaşkanının döneminde tekrar daha keskin olarak uygulandı. Demokrat Parti iktidarı döneminde iktidara karşı kullanılan Atatürkçü koçbaşlarından biri idi. 1960 darbesi Öz Türkçe’yi yeniden öne geçirdi. Sonraki yıllarda da bu iniş çıkış devam etti. Fakat son yıllar hariç dil devrimine sistemli bir karşı çıkış vardı. Diyebiliriz ki bu iktidar dil devriminin meyvelerinin devşirildiği bir yönetim ortaya koydu. Hiçbir devirde dil devriminin kelimeleri bu kadar yaygın olarak kullanılmadı…

Teşekkür ederiz.

 

8. Sayı, Kasım/Aralık 2014
KEŞKE DERGİSİ