Mehmet Özkan Şüküran ile Söyleşi

Mehmet Özkan Şüküran ile Söyleşi

Hasan Ziya – Sizinle tanışmamız ilginçti. Ruhumuzu teslim etmek üzere her sabah bizi işyerine götüren kurum servisinde elimdeki şiir dergisini görüp “şiirle ilgileniyor musunuz?” diye sormuştunuz bana. Serviste başlayan sohbetimiz daha sonra ‘kahvaltılı poetika toplantıları’na dönüşerek verimli bir hâl almıştı.

Şiir üzerine düşünürken kapalı bir odada masanın başında değil de gündelik hayatın içinde olduğumuzdan, düşüncelerimizi daha berrak, hızlı ve heyecanlı bir şekilde dile getiriyorduk. Çok fazla tartmadan, biraz da ilhamla aklımıza geleni tartışabiliyorduk ve tartışmadan kalan boşlukları doldurma ihtiyacı hissetmiyorduk.

Şimdi bu poetika sohbetini -siz İstanbul’da, ben Ankara’da- yazılı gerçekleştireceğiz. Bu yüzden masanın başına geçeceğiz, uzun uzun düşüneceğiz belki, riskleri en aza indirmek için güvenli duvarlar öreceğiz düşüncelerimize, yazıp sileceğiz, yeniden okuyacağız. Bizi tatmin edip ta ki istediğimiz ‘inşa’ gerçekleşene kadar.

İşte benim derdim tam da burada başlıyor. ‘Konuşarak tartışma’ ve ‘yazarak tartışma’ olarak ikiye ayırmak istediğim düşünce pratiklerimize baktığımda şunu görüyorum: Konuşmaktan yazıya doğru geçince açıklıktan da kapalılığa doğru geçiyoruz sanki. Konuşmak insanın kendini tam olarak açmasına yarıyor. Konuşmak bir yayılma, genişleme, büyüme vadediyor. En azından konuşmada nokta ya da virgül olmuyor. Yazıda ise noktalar, parantezler, paragraflar devreye giriyor. Kalemden çıkan yazı daha temkinli davranıyor ve kendini açık etmeyi istemiyor. Yazı tüm boşlukları doldurmak, kapalı ve eksiksiz bir model haline gelmek istiyor. Nihayetinde de çözülmeyi bekliyor.

Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Konuşmak mı yazmak mı? Konuşmak çözüm iken yazmak çözümsüzlük mü? Konuşmak daha politik, pratik ve hayat dolu iken yazmak apolitik, teorik ve kapalı mı kalıyor? Gerçi siz sorularıma bir dizenizle cevap veriyor gibisiniz (“bilirim konuşmakla icat edildi büyük sıkıntılar”) ama ben yine de soracağım.

Mehmet Özkan Şüküran – Sanırım, sizin de bahsettiğiniz gibi bir anlık ilhamla konuşuyoruz çoğu zaman konuşunca. Yazıda ise daha çok lâbirentler örerek ilerliyoruz. Aklımıza geleni yazgımızda bir süre demleyip öyle kaleme alıyoruz. Konuşmak bir rüzgâr gibi ya da sağanak. Yazı ise kış gibi ama daha çok doğduğum toprakların o uzun kışı gibi. Bu uzun sürme durumundan yola çıkarak diyebilirim ki yazıda daha çok kendimizi açıyoruz, günlük konuşma dilinde ise bu denli açık olamamakla birlikte lâbirentlerin içine girmeye korkuyoruz. Yazının ilk iskeleti oluşurken yalnızız ve kendi aynamıza daha çok yaklaşabiliyoruz. Biri veya birileri ile aynaya yaklaşmak daha zordur. Yaralarımızı birilerine gösterme cesaretimiz her zaman için olmayabiliyor. Çünkü oradan aniden vurulabiliriz. Yazının mahremiyeti de buradan geliyor sanıyorum. Bunun tarihle de ilişkisi var elbette. Dün ve bugün, yaşadığımızın hakikat olduğunu anımsatıyor bize. Yazıda kendimizi ve dışımızda devinen dünyayı geniş bir perspektiften daha rahat görüyoruz.

Güzele, hakikate ilk başta yazarak ve daha sonra konuşarak ulaşabiliyoruz, temelde yazının olması ve pratiğin bunun üzerinden gerçekleşmesi, sonuca bizi ve bizden sonrakileri yaklaştırıyor. Tarih kavramına bakalım, bunca süredir yazıldığı ve bazı noktalarda yazılmadığı için üzerinde konuşulabiliyor. Çünkü konuştuğumuz birçok şey bizden bağımsız olarak çok önce yazılmıştır, yazılması gerekmiştir. Söz, bir yerlere ulaşmışsa mutlaka kalemin zemininden geçerek ulaşmış veya ulaşması gerekmiştir.

Yazar, günlük hayatın içerisine girerken -ki girmesi gerekir- tam o gürültü patırtının, üzerine zimmetli dâhili telefonların, aşkların, akrabaların, güneşli bir sahil kasabasının ve cenaze merasimlerinin bulunduğu yerde birden kendisinin aslında ne kadar konuşursa konuşsun yalnız olduğunu hisseder. Tabii bu salt yazar için böyle değildir; müzisyen, ressam yani kendine bir şekilde güncelin dışında ve güncelden bağımsız olmayan bir alan açan herkes için böyledir. Bu anlara çarpınca, kendi çıplaklığını ve ıskaladığı bu duyguyu ifade etmeye çalışır ki bu duygu da apolitik veya kapalıdır diye bir şey söyleyemeyiz, aksine oldukça açıktır. Görülmek istenmeyendir yalnızca.  Zaten konuşunca hiçbir şey yokmuş, olmamış ve dışımızda muktedirlerin eliyle ölenleri unutmuş gibi konuşuyoruz. Hep yüzeyseliz ve derine inmiyoruz. Çünkü bütün sakatlıklara duyarsız kalmak gibi kötü bir yönümüz var. Konuşunca dünya bizden ibaretmiş gibi görünüyor ama yazarken bizim dışımızdakilere de dokunmalıyız, dokunuyoruz. Soğukluğunu hissedebiliyoruz.

Bir de başkalarına açılma isteği, düşüncelerimizi bizden sonrakilerle paylaşma ve sağaltma isteği var yazma eyleminin kendisinde. Bunun üzerinde çok durmaya gerek yok sanırım. Son olarak Proust’un bir cümlesini bozarak söyleyecek olursam kederlerin yerini kalemler alır zamanla.

‘Tarih’e özel bir ilginiz var mı? Şiirlerinizde de geçiyor tarih vurgusu. Tarih sözcüğünün yanı sıra bazı sözcükler de kitabın geneline yayılmış görünüyor: zaman, kadran, yazgı, kavim, sarkaç, atlas, ayin. Farklı okuyuşlar farklı anahtar sözcükler ortaya çıkarabilir. Ben ilk okumamda bu sözcükler üzerinden bir anlamlandırmaya gittim. Elbette başka gözlemlerim de oldu.

İlk uzun şiirinizde “gövdem ağırlığını taşıyor bana bağışlanan cinnetin”, “yeni hiçbir şey yok”, “lanetle bize ölümler sunuyor tarih” ve “dehşet sorularıyla yüklü bir vakitte/takip ediyorum/kurumuş yaprak yolunu/yeni hiçbir şey yok” diyorsunuz. Size “şiirinizi biraz açar mısınız” demeyeceğim. Kitabınızı okuyan her kişi başka yollardan girecektir şiirlerinizin ruhuna. Ancak şu da bir gerçek ki günümüzde yazılan birçok şiir kitabı gibi sizin kitabınız da bir dosya bütünlüğü taşıyor. Şiirler birbirini açıyor, birbirine yol gösteriyor. Okuyucuların da -farklı okuma patikalarından geçseler bile- ellerinde fenerlerinin olması iyi bir şeydir.

Ben de daha ilk şiirinizden bir ışık bulup bu ışığı bütün kitap için fener olarak kullanabilir miyim merakıyla soruyorum: Bir kısır döngü veya tekrar içinde yaşayan insanoğlunun tarihsel yazgısına mı eğiliyorsunuz kitabınızda? Bu tarihsel yazgı -yine kitaptaki şiirler ekseninde- sürgün, takip, yürüyüş, bekleyiş, keder ve ölüm dolu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Unutulan bir tarihe, tamamlanmamış ve henüz yalnızca kıyısında kalem duran ya da girmeyen bir tarihe yaklaşmak istedim. Yazıda, tarih kavramı veya olgusuna yaratıcı öznenin kısmen de olsa hâkim olması iyi bir şeydir. Diğer türlü şair, buradan değil, buradan kendini soyutlayarak başka bir dünyadan seslenmiş olur. Bize başka bir dünyadan seslenen şair, bize ve tarihe denk düşmeyecektir. Tarihten koparak burayı konuşamayız. Tarihimiz biliyorsunuz ki karabasanlarla doludur. Şair de üzerimizdeki karabasanı anlatır çoğu zaman. Tarihin, muktedirler tarafından bize dayatılanın yanı sıra, büyük ve pek bakılmak istenmeyen bir görüntüsü de var. Reddedilen utanç tarihini görmezden gelmeden, o bakılmak istenmeyen tarafa bakabilmeliyiz. Tarihte, iktidarların bu utanç tarihini yalnızca tarih yazıcıları değil büyük şairler de bize taşımıştır. Homeros’tan beri bugüne kalan şairler buradan geçmiştir diyebilirim. Hayatın hızlı atan kalbi içerisinde koşturanlar birçok noktayı göremeden geçip gidiyor; görenlerse o kalbin ortasında olası bütün yıkımlara karşı duruyor ve asıl bunlar yitip gideni görüp yazabiliyor. Yitirdiğimiz üzerine düşünmek bize ilerisi için bir alan açacaktır. Bir de bir duyguyu, olayı, durumu aktarırken samimi olmak önemli bir noktayı teşkil ediyor. İsmet Özel, bir denemesinde, “şiir, şairin neresinden çıkmışsa okuyucunun da orasında değer” der. Şiir her şey olabilir, her yerden seslenebilir ama bunu yaparken samimi olmalıdır ki bir şeyler değişsin. Yoksa amaçsız kalem oynatmanın yazarın kendisine bile bilinç anlamında uzun vadede bir faydası olmayacaktır.

Bize öğretilen tarih olgusu ne yazık ki inkâr, ret ve tanımama üzerine kurulu. Birtakım iktidarların politikasını yüceltmek için birtakım bilgiler elenip kaybolduktan sonra başlıyor tarih. Yine de bir dönemin kurtarıcısı olabilen birtakım yazılar bütün iktidar odaklarına hayatı zehir edebilir. Çünkü tarih bu kadar masum değil. Hakikatten bahseden tarih, bir takım grupların hırslarından ve düşünülmemiş yönlerinden yola çıkarak onları kurcalar, sarsar. Lautréamont, “siz ne iseniz o’sunuz” gibi bir kalıbı bozarak “başka bir şey de olabilirsiniz” yaklaşımını getirdi elinin değdiği yerlere. Bize de bu düşer: Başka bir gerçekliğin olduğunu, olabileceğini sezdirmek ve birilerini kurcalamak. Bir kavim acılar ve kanlar içerisindeyse -ki geçmişte de böyle olup tarihte bu göz ardı ediliyorsa- orada durup oraya değmekte fayda var. Birtakım kimlikler görmezden gelindiğinde orada şairin olması elzemdir. Muktedirlerin eliyle kanlı bir destan yazmak isteyenlere karşı, bir dil geliştirmek gerekiyor. Bu dili geliştirmek için belki çok az sözcüğe ihtiyacımız var ama bunu başarabilmek için bütün dillerdeki sözcükleri kullanmak zorunda da kalabiliriz. Yazgımızın yalnızca susmayla ve ölümle tamamlanmaya çalışıldığı bir dönemi kabul etmek mümkün değil. Bunlar olurken ölüye, ölü muamelesi yapılmadığı, saygı gösterilmediği ve muhaliflerin ölülerinden bile korkan bir güçle karşı karşıyayız. Elimden gelen, yazılmak istenen bu yazgıya, ölümlere dilim döndüğünce karşı çıkmak, bir not düşmek. Birçok ölümcül kimliği beraber taşıyor olmam da bu noktalar üzerinde durmamı gerektirdi. Bu kimliklerin kültürel kodları üzerinde de durmak istedim. Bir de kendi dilinde yazamama durumu var, yani kolonyal bir yazı alanı da söz konusu. Kavmimin hem hayat pratikleri hem de tarihi her an ölümle sınanıyor. Yabana atılma durumu her yerde hâkim. Zaten dilin ifade alanına düşen her eylemin tarihi bir uzamı da vardır, olmalıdır.

Yazı yazan kişi ölümsüzlüğün hesabını yapan kişidir. Bu hesabın tutup tutmayacağı bilinmese de kâğıdı kalemi eline alan ölümsüzlük diye yanar tutuşur.

Bazıları bu ölümsüzlük arzusunun altını oymaya çalışıyor. Kişinin yazı yazarken hesap yapmasının yanlışlığını, hesapla kitapla samimi bir yazı dünyası kurulamayacağını, kalıcılık ekseninde bir edebiyat tasavvurunun anlamsızlığını vb. ima ediyorlar. Çünkü her şey gibi yazı da yazıyı yazan da geçici. O zaman yazı değişim içinde devinerek ilerlemeli ve herhangi bir kalıcılık iddiasında bulunmamalı. Yazı, ‘değişen’i bireysel ve toplumsal zeminde yeni bir dil ve estetikle verdikten sonra işini tamamlamalı. Görevini yerine getirdikten sonra da yerini yeni ‘yazı’lara bırakmalı.

Ölümsüzlük ve kalıcılık hesabı yapmanın haklılığı tartışılabilir mi sizce? Gılgamış da bu hesabı yapmamış mıydı? Evet, her şey geçici. Bireysel olan, toplumsal olan bir değişim dönüşüm içinde. Düşüncelerimiz, inançlarımız, bakış açılarımız her şeyi etkiliyor ve her şeyden etkileniyor. Tabi burada -bir klişe olarak- ‘kelebek etkisin’den söz etmiyorum. Demek istediğim bir hareketlilik, bir değişim, bir gelip geçicilik, bir görünüp kaybolma var yaşadığımız dünyada. İnsanın bu görünüp kaybolmaların arasından kurtarmak istediği ve sabitlemek istediği şeyler yok mu?

Değişmeyen tek şey ruhumuzun acı çektiği, Gılgamış’tan önce de sonra da. Sorunuzu sorarken Woody Allen’ın eserle ölümsüzleşmek dediğimiz isteğe karşı verdiği cevap aklıma geldi. Şöyle demişti Woody Allen: “ben eserlerimle değil, hiç ölmeyerek ölümsüz kalmak istiyorum”. Aslında herkesin istediği bu, ama bunun olanaksızlığını ve bencilliğini aktarmak istemediği için yazar “ben eserimle ölümsüz olmak istiyorum” diyor ki bu noktada ne olursa olsun kendisi karar mekanizması olamıyor, olamayacaktır.

Eserlerin bir sonraki nesillere kalmasını, yalnızca yazmak değil, aynı zamanda yazarın bir “dünya ağrısı”’na, entelektüel sorumluluğa sahip olup olmadığı ve çağın acılarına bakıp bakmadığı, bunları hissedip hissetmediği, estetiğin alanına girip girmediği de belirliyor. Kişi başka türlü de anılabilir elbette; bir zulümkâr, bir seri katil, profesyonel bir hırsız olarak da anılabilir, ölümsüzleşebilir. Sanırım, asıl önemli olan, bizden sonra geleceklerin bizi nasıl andığı olacaktır ya da daha doğru bir ifadeyle nasıl anılmak istediğimiz. Bugün aydınlarımızın ve edebiyatçılarımızın temel problemi bir “dünya ağrısı”na, entelektüel bir ahlaka, ontolojik bir yaraya sahip olmadan yazıyor ve ölümsüzleşmek istiyor olmaları. Geçmişe bakmadan bir gelecek tasavvuruna girişiyor olmaları. Hatırlarsınız, bahsettiğiniz kahvaltılı sohbetlerimizde de söylemiştim: Geçmişle bağları koparmadan, onu unutmadan bir gelecek hazırlamalıyız yoksa onu bir köşeye atıp görmezden gelerek bir yere çivi çakamayız. Bizden öncekilerle hesaplaşmak zorunlu görevimiz. Yoksa bir yere çaktığımız çivi, sırtımızı döndüğümüz ilk an yerinden çıkacaktır.

Günümüzde birçok şey bu tarz paradokslarla dolu: bilgi gibi yazının da hayatın içinde kullanılmaktan çok bir nesne gibi taşınması söz konusu. Yani bir pratiklikten bahsedemiyoruz. Konuşuyoruz ama sessiziz aynı zamanda. Sesimizin yankısı bize bile çarpmıyor. Bağırdığımıza kendimiz ikna olamazken nasıl ölümsüzlükten bahsedebiliriz? Sesimizin yankısı bizi teğet bile geçmiyorsa sebebi nedir diye oturup düşünmekte fayda var.

Soruya ilk cevap verirken acı çektiğimiz gerçeği değişmiyor demiştim. Doğaüstü varlıklar Âdem’den beri peşimizde, kötülük hâlâ tüm tahakkümüyle sürüp gidiyor. Doğal olmayan ölümler ve kıyımlar hâlâ durmuş değil. Ki iktidar mücadelesi olduğu sürece duracağa ve sabitleneceğimize ihtimal vermiyorum. Şiir için de bu böyle, şiirden önce “ölümsüzlük” isteği var olduğu sürece hepimiz aslında kendimizi biraz daha silikleştiriyoruz. Böyle bir çaba yerine gerçekten bir başkasının yarasına dokunmak, aynı yarayı paylaşmak -tabii yarına isminin yaşatılması yarasını kastetmiyorum burada- daha yerinde olmaz mı? Yenilmiş ama geride kalanları da suçlayacak bir imgeden kopmanın artık zamanı gelmiş gibi. Kolektif bir sorumluluk, sabitlik eminim bugünü ve geleceği daha yaşanılır kılacaktır. Böyle gereksiz hırslardan uzaklaşmak hepimize daha iyi gelecektir, kuşkusuz… E. M. Cioran, Tiranlar Okulunda adlı denemesinde “Hırs, kendini ona kaptıran kişiyi potansiyel bir iblis haline getiren uyuşturucudur” der. Yani yalnızca kendimize dair bir gelecekten bahsetmemizin bizi ahlaki kılmadığından yanayım ben. Ötekilere, bizi çevreleyen dünyalara benzemesek bile onları görmemiz ve ona göre konum edinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yazıda, sinemada bütün estetik uğraşlarımızda bunu göz ardı etmek çok da doğru değil.

Bizden öncekilerle hesaplaşmak zorundayız diyorsunuz. Varlık dergisinin Temmuz 2016 sayısındaki söyleşinizde de “kontrol altına alabileceğimiz tek şey geleceğimizdir. Tek ve ağır bir ön koşulu var bunun: geçmişle hesaplaşmak…” demiştiniz. Ben bu hesaplaşmayı babalarla hesaplaşmak olarak yorumlamayı tercih ediyorum: şiirsel baba, iktidar veya biyolojik baba.

Babalar hep ihmal edilir ve onlarla savaşa girişilir. Nedir hesaplaşmaktan kastınız? Geçmiş ve gelenekle hesaplaşmak -özellikle şiirde- neye yarar? İnsanın kendi şiirinin önünü açabilmesi ve kendi dilini oluşturabilmesi için mi bu hesaplaşma gerekiyor? Edebiyat ve şiir zaten dünyaya karşı bir şaşkınlığın, kaygının ve tefekkürün ürünü iken ‘hesaplaşmak’ bana savaşçıl geliyor.

Yukarıda alıntıladığım dizenizi tekrar vurgularsam, “yeni hiçbir şey yok” diyerek ve bir hesaplaşmaya girmeden yolumuza devam edemez miyiz?

Geleceği, geçmişin sesinden çağırıyoruz. Bunun üzerinde durmakta ve ıskalamamakta fayda var. Geçmişe elbette yüzeysel değil daha farklı noktalardan yaklaşmaya çalışıyorum. Babaların, kastettiğiniz anlamda, ihmal edildiğini söyleyemem. Karşı koymamak noktasında ihmal ediyoruz denilebilir. Her alanda bir baba figürü hâkim. Siyasal iktidar, usta şair, gelenek veya başka bir formda babayı şimdi hayatın her alanında görebiliyoruz ve bu babaları çoğaltabiliriz. Görmek iyidir bu noktada, çünkü görüp onun üzerinden konum alabiliyoruz. Bunları yan yana koyunca birçok sorun gündeme geliyor. Bunları affedip geçecek miyiz yoksa hesaplaşacak mıyız? Ben bağışlama taraftarı değilim. Bağışlamanın kendisi steril değil aksine birçok yumağı ve eksikliği beraberinde taşıyor. Hesaplaşmak, savaşmak değil; anlamaya çalışmak ve sözün dünyasında hesaplaşmak. Yıkımlar ve babalar geriye dönmek için vardır. Oraya bakıp orayı anlamak için. Yeni sanatsal açılımlar önünde sonunda siyasal çözümlemelere katkı sağlayacaktır. Babaları yıkmanın bir yolu da bu. Bir de bahsettiğiniz noktalarda benim yapmak istediğim bir tarafı kutsamak veya lanetlemek değil, öyle yaparak bir hesaplaşma gerçekleşmez. Çünkü o vardır ve oradadır, hepimiz gibi. Bir gelecek tasavvuru demiştik; bunu yapmak için onun somutluğuna veya soyutluğuna dair bir bilmek’lik söz konusu olmalıdır. Bu olmadan yaptığın şeyin bir hakikati olmaz. Bir şiir diline sahip olmak için salt gelenek gerekmeyebilir ama sağlam bir şiir diline sahip olmak için Divan edebiyatını, sözlü edebiyatı reddedemezsiniz onu da bilmeniz gerekir. Eminim ki her yerde öğreneceğimiz bir şey vardır; bu yüzden onunla hesaplaşmanız, onu bilmeniz gerekiyor. “Yeni bir şey yok” derken bu yüzden yok. Kimse geride bıraktığına bakmıyor. Sözünü çöle sürmüyor, yabana atmıyor kendisini.

İktidarları reddediyoruz. Bunun bize ne yaptığını bilmeden nasıl ret’lik ilişki kurabiliriz. Keza geride bıraktıklarımız için de aynı şey geçerli zira geçmiş bir çöp sepeti değil ki kapının önüne koyabilelim. Bu noktaya gelmek için neler ödenmiştir, bunu göz ardı edemeyiz. Deleuze, bir yerde, “bir psikolog olmak için öncesinde bir ahlakçı, bir sosyolog, bir tarihçi olmak gerekir” der. Bu sözün bağlamı farklı olsa da bir yazar olmak için, geleneği, geçmiş olanı, geçmekte olanı sözel, kültürel, politik ve etik olarak bilmek gerekir. Kaygı ve şaşkınlıksa durum, buralara bakıp şaşmamak mümkün değil ve şu ana odaklanıp ne kadar insan öldüğünü, ne kadar acı çığlıklar duyulduğunu görmek yeterlidir. Şiir, okuyucuya yeni bir bilinç kazandırmalıdır elbette ama bu bilinci kazandırmak için de daha önce neler yapılmış ve ben ne yapabilirim diyebilmek gerekiyor. Zaten bir şeye yeni diyebilmemiz için öncelikle yeni diye bir şeyin olduğunu sonra bunun karşıtı olan eskiyi kabul ettiğimizi söylüyoruz. Kabul ederken de gerçekten bilmemiz gerekiyor ve sözümüzü çöle sürmekten çekinmemiz… 

Tahsin Güneyil 20. Sayımızda şu soruları sormuştu: “Şair mikroskop mu teleskop mu? En küçük kalanı, ayrıntıda gizleneni, yerde olanı mı şiirleştirmeli? Yoksa uzaktan bakanı, en geniş olanı, gökte duranı mı şiirleştirmeli? Eğer bu sorular sorulabilirse şu soru da sorulabilir: Şiir belirli anları mı yazmalı yoksa tüm zamanı mı?”. Benim ilgimi çekti doğrusu. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Böyle bir ayrım yapılabilir mi?

Estetik alan söz konusu olunca net ifadelerden kaçınmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü zaten net olmayan ifade biçimleri ile meramımızı dile getiriyoruz. Bu noktada hepimiz adına söz almamın doğru olmayacağı kanaatindeyim. Estetik dünya söz konusu olunca zaten söylediğimiz fikrin nesnel gerçekliğinin olmadığını ama şimdilik elimizden geldiği kadarıyla konuştuğumuzu kabul ederek başlıyoruz. Binalar inşa ediyoruz ama birinin bu binaları yıkıp inşa ettiğimiz binalar üzerine yeni bir bina inşa edebileceği ihtimalini de göz ardı etmiyoruz -Her tarafımızı kaplayan bu kelimeyi kullanmak istemezdim ama ne var ki bazen meramımızı dile getirirken böyle kullanımlardan kaçamıyoruz!

Bahsettiğiniz yazıya ve sizin dolaylı olarak sorduğunuz soruya gelirsek; ünlü yönetmen Godard “Bir arkeolog gibi çalışıyorum, saklı olanı bulup çıkarmak için eşeliyorum” der. Başka biri de diyebilir ki -demiştir- ben herkesin gördüğünü ve bildiğini gösteriyorum, yazıyorum. Aktarıcı özne, kuyularda duranı da çıkarmak isteyebilir, kuyuya giden yolda duranı da. İşin bu kısmı üzerinde durmanın ve gerekliliğinden bahsetmenin, yazma söz konusu olunca yöntem belirlemenin yerinde bir yaklaşım olmadığını söyleyebilirim. Çünkü şiir, ele geçirilemeyen tek ifade biçimidir. Her şeye diklenir, sınır kabul etmez, yalnızca yaratıcı öznenin sansürüne uğrayabilir -ki buna da bilinçdışı bazen izin vermeyebilir-, dış bir sese asla kulak asmaz. Farklı bir bakış açısıyla, üslûpla meydana gelir çünkü her şey, bu mikroskopla görülen de olabilir teleskopla görülen de.

Sesli sesli şiir okumak ile sessiz sessiz şiir yazmak arasındaki farkı düşünüyorum. Şiir okumak -tiyatral bir atmosferde- beni çok etkiliyor. Gür veya kısık bir sesle şiir okumanın şiir yazmaktan daha heyecan verici ve hayat dolu olduğunu düşünüyorum. Burada konuşmak ve yazmak ikilisi başka formlarda görünüyorlar sanki: Şiir okumak ve şiir yazmak.

Şiir okumanın -tıpkı konuşmak gibi- pratik faydaları olduğuna inanıyorum. Şiir yazmak terleticiyken şiir okumak serinleticidir. Şiir yazmak karanlığa girmekken şiir okumak aydınlığa çıkmaktır. Şiir yazmak içine atmakken şiir okumak içini dökmektir.

Sessiz sessiz şiir yazmak ve sesli sesli şiir okumakla ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum.

Çok net ifadeleriniz var. Daha önce de söyledim. Bu derece net olmak güç. Mehmet Akif gür sesle okunabilecek şiirler yazmıştır. Daha doğru bir ifadeyle kitlelere okunabilecek şiirler kaleme almıştır. Ama Ahmet Haşim’in şiiri hiç böyle değildir. Haşim’in şiiri teknik olarak daha sağlamdır, gerek yazıldığı dönem itibariyle gerek sonrası için.  Şiiri gür sesli okunmamasına karşın Akif’ten daha sağlam bir zemindedir. Arayışları vardır çünkü Haşim’in. Kimi şiirler gür bir sesle okunmaz hatta kısık sesle bile, yalnızca dizelerden zihne ya da ruha geçen okumalar vardır. Bu durumu sanırım okumak fiili tam karşılamıyor. Akif’i bir grup dışında şu an kimse okumuyor, ama Haşim’i herkes okuyor, bir kitleye değil herkese seslenebilmiştir çünkü. Hem zaten slogan şiiri yazmanın artık kimseyi politik kılmadığını ve bir işlevi kalmadığını herkes biliyor. Bir grup, politikayı şu an ve daha önce estetikten önde tuttular, tutuyorlar. Ama hepimiz biliyoruz ki yazıyı iktidarın, egemen olanın dilinden ayıran önemli ve küçük bir nokta var. Bir de politik şiir yazmayı kasan ve bir misyon haline getiren bir güruh var: Politikayı şiir yazarken sığındığı bir paradigma haline getirmiş ve sosyal bir statü olarak “şair”liği seçmiş olanlar, yalnızca egemen olana methiyeler düzenler ve yarası olmadan, hissetmeden yazanlar. Bunların akıbetinin ne olacağını geriye dönüp baktığımızda rahatlıkla görebiliyoruz.

Konumuza dönersek: Şiir yazmanın içine atmak olduğu noktasında da size katılmıyorum, içimize atmadığımız için şiir yazılıyor çoğu zaman. Akif, gür sesle okunacak şiirler yazmıştır dedim, bu demek oluyor ki Akif içine atamamıştır. Keza Haşim de öyle. O, karanlığına ışık getirmek için yazmıştır. Bir nevi içini açmak için. Bunların yanı sıra Abdülhak Hamit Tarhan ve Recaizade Mahmud Ekrem gür sesin tam karşısında durup vatan için ölmek düsturları atan şairlere karşılık kader olgusu üzerinde durmuşlardır. Şu an Ah Nijad! yahut Makber’i bahsettiğiniz mânâda gür sesle okumak mümkün mü? Şiir yazarken karanlığa dalmak noktasında haklısınız ama şiir tamamlanınca karanlıklardan arınma durumunun bir nokta da olsa kendisinde ışık olması gerekir. Yoksa karanlıkta kalırız öylece. Şiiri okumanın aydınlatıcı olduğu durum galiba yazarın üretim aşamasında karanlıklardan aldığı ışığın yansıması…

Şiirin biraz da ezberlenen ya da ezberlenmesi gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemde klasik dize yapısının, uyağın ve kısa şiirin etkisi var.  Her dizenin tamamlanmış, bütünlüklü, kendi içinde bölünmez bir yapıda olması bana çekici geliyor. Bir de müzik var. Atom gibi dizeler müzikle birleştiğinde kalıcı şiirler çıkıyor ortaya. Ben bu şiirleri “elle tutulur gözle görülür atom” olarak niteliyorum.

Bir de klasik dize yapısının ve uyağın tekdüzeliğini, kısıtlayıcılığını üzerinden atmış uzun şiirler var. Bu şiirlere de müzik siner, bunlar da ezberlenebilir ve okuyana büyük bir haz verir (ezber işi, şiirin yapısı kadar kişinin ezber yeteneğiyle de ilgili bir durum elbette). Uzun şiirleri de “elle tutulamayan gözle görülemeyen bir dalga” olarak niteliyorum.

Atom ve dalga benzetmemi istediğiniz gibi yorumlayabilir veya başka benzetmeler tercih edebilirsiniz (belki atom yerine hap, dalga yerine serum kullanılabilir).

Şiirin ezberlenmesi ve kısa/uzun şiir hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dedikleriniz üzerinde çok fazla durmanın yararı var mıdır emin değilim. Önemli olan şairin meramını bize nasıl anlattığıdır, bu bazen tek bir dize de olabilir, sayfalarca yazılmış dizeler de. Kısa şiirin bellekte daha rahat yer edindiği elbette doğru. Ritim noktasına geri dönüp söyleyecek olursam, şiirde ritim önemli bir yerdedir benim için. Bu öncelik veya olmazsa olmazlardan değil “olmadan olmazlardan”dır diyebilirim.

Keşke’nizi sorsam

Keşke kelimesi bende farklı bir yere evriliyor: ilk kez Kürtçe'de duymuştum bu kelimeyi ve yakın, aynı zamanda bir o kadar uzak bir geçmişe götürüyor beni, her telaffuz edilişinde. "xwezî, xwazka, xwezila" kelimelerine karşılık geliyor Kürtçe'de. Bunlardan özellikle "xwezî" en çok anneler tarafından ağıtlarda kullanılır ve çoğu zaman "xwezî" ile başlar ağıtlar. "xwezî min hinekî din jî tu bidita"* gibi ama bu Türkçe'deki gibi bir anlam bildirmiyor, bağlamı biraz daha farklılaşıyor anneler tarafından kullanılınca. Örnek verecek olursam, bu kelimeyle beraber yüklem gitmeseydin'e ya da görmeseydin'e değil görseydim gibi bir anlama evrilip zamana karşı bir kullanıma denk düşüyor, olumsuzluk bildiren cümleyle kullanılmıyor çoğu zaman. Esef bildirme var ama gerçekleşmiş bütün sonuçlara ve sebebe değil, gözlerini bir kez daha görebilme ihtimali'ne gibi. Benim keşkem sanırım "xwezî".

*keşke seni biraz daha görseydim.

 

21. Sayı, Ocak/Şubat 2017
KEŞKE DERGİSİ