Nurullah Genç ile Söyleşi

Nurullah Deveci – Kıymetli Üstadım, hoş geldiniz, şeref verdiniz. Şiirle söze başlayalım istiyorum.

Nurullah Genç – Hoş bulduk, teşekkür ederim. Tabi ki buyurun.

nurullah_gen_

N.D. – En orijinal imgenin bile anlamı kapatan değil daha da açan bir yapısıyla karşılaşıyoruz şiirlerinizde. Bu kadar yoğun imgeyi okuyucunun dimağını ve kalbini yormadan kullanmak, kanaatimce her bir şiirinizin evvelâ ayrı ve güçlü bir hissiyâtın ürünü olduğunu gösteriyor. Ne dersiniz?

N.G. – Teşekkür ediyorum, sağ olun. Güzel bir soru gerçekten. Çünkü şiirle ilgili yanlış bir mülahaza var, o da şu: Özellikle son dönem nesillerimiz şiiri müphem, kapalı, bir şey ifade etmeyen metin gibi algılamaya başladılar. Öyle değil. Ve yine yanlış bir telakki vardır şiirle ilgili. Şiirde anlam aranmaz. Şiirde anlam aranmaz da şiir kendisi bir anlam verir bize. O da yanlış biliniyor. Tamam, biz bir anlam aramayalım, hissedelim şiiri. Ama o hissettiğimiz şey bir anlam oluşturur bizim içimizde. Fakat o mana ya da o anlam alıştığımız günlük dildeki kullanımlardan, söz kalıplarından, ifade tarzlarından farklı bir çizgiye çeker bizi. Farklı bir dünya oluşturur içimizde. Şiirin çağrışım gücü dediğimiz şey odur. İmge dediğiniz işte o. Sizi olanın dışında bir yere taşır imge. O açıdan da farklıdır. Şimdi bunu ille böyle kapalı kapılar ardında yapmaya gerek yok. Şiirde sehl-i mümteni diye bir kavram vardır. Kolay ama tekrarı mümkün olmayan… Sözü öyle bir söylersiniz ki hem kolay olur hem ezberlenebilir. Şiirin birtakım unsurları vardır. Ahenk, lafız, kelime ve mana uyumu gibi. Bunlara sahip olur. Hem de okuyucuyu zorlamaz. Okuyucuyu bir madende maden arar gibi yahut yüzlerce ton toprakta bir avuç altın arar gibi bir zahmetin içerisine sürüklemez. Nasıl ki bir mücevher parçası toprakta parlayıverir ve dikkat çeker. Çünkü açıktır. Şiir de diğer sözler arasında açıktır. Parlaktır, dikkat çeker ve farklıdır. İmge gücü, o parlaklığı ona verir. Anlam gücü, bakanı kendisine çeker ve kendisini onda bulmasını sağlar; bir ayna gibidir. Şiiri böyle düşündüğümüzde artık onu biraz açık ama vurucu bir söz hâline getirmek gerekiyor diye düşünüyorum. Kapalı kapılar ardından kurtarmamız lazım şiiri.

N.D. – Bir konuşmanızda "Yarasız şair olmaz" diyorsunuz. Bu yaralı hâl, şairin hayata karşı gücünü dönem dönem de olsa kırabilir. Akademisyenlik, şairlik-yazarlık, bürokratlık ve fotoğrafçılık aklıma gelenler. İç yaşantınızdaki ahvâli bilememekle birlikte hayatı bu kadar üst bir çizgide yakalayıp yaşayabiliyorsunuz. Acaba şairi ayakta tutan bir noktada yarası mıdır?

N.G. – Evet. Şairler yarasız olmaz demiştim, doğru. Ama tek yarası olanlar da sadece şairler değildir. Şairleri takip edenler, iyi okuyucular yine aynı yarayı taşıyanlardır. Ama şairlerin yarası daha çok kanar. Daha fazla konuşur. Daha çok dile gelir. Şairlerin yarasından akan kan, harfleri, heceleri, kelimeleri şiire dönüştürür. Yine yanlış bir telakki vardır. Bir adam şiir yazıyorsa sanki artık başka bir şey yapamaz gibi algılanır. Bizde çok yanlış bir söz vardır. Bir koltukta iki karpuz taşınmaz derler, böyle bir şey yok. Bu uzmanlaşma ve ihtisaslaşmanın tek bir alana hapsolmanın sonucunda oluşmuş yanlış bir telakkidir. İş bölümü ve uzmanlaşma batının diğer toplumlara, diğer dünyalara armağan gibi sunduğu ama aslında onları tek bir alana hapseden yanlış bir eğilimin ifadesidir. Evet, insan bir alanda uzmanlaşacak ama bu diğer alanlara yabancı kalmasını hatta diğer alanlarda da uzmanlaşmasını engellemez. “Hani bir şeyin her şeyi her şeyin bir şeyi” diye bir söz vardır. Bilmeyi bu anlamda değerlendirebiliriz. İnsanın dünyaya dair meselelerle alakalı, ukbâya dair meselelerle alakalı yarası zengin bir yaradır, geniş bir yaradır. Kısır bir yara değildir. Bu yara pek çok alanda söyletebilir, yaptırabilir, koşturabilir. Ben aslında bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Yani bir tarafımda şiir var. Bir tarafımda bürokrasi var, bir tarafımda akademisyenlik var. Bir tarafımda bir aile reisliği var. Bir tarafımda da fotoğraf sanatı var. Hatta yine de verimli olmadığımı, zamanı iyi kullanamadığımı düşünüyorum. Kullanabilsem başka şeyler de yapabilirim diye hissediyorum. Biraz bunu yaygınlaştırmamız gerekiyor. Batının ‘içinizdeki devi uyandırın’ felsefesi yerine doğunun ‘kendinizi keşfedin’ felsefesini ön plana çıkarmamız gerekiyor. Bizler içimizde devler taşımıyoruz. Allah bizi yaratmış, birtakım kabiliyetler vermiş. O kabiliyetlerin gereğini yapacak kadar çaba göstermemiz gerekiyor. Bunun için de kendimizi keşfetmemiz lazım. Zaten bizim kültürümüz öyle bir kültür ki “Kendisini bilmeyen Rabbini de bilemez”e dayanır. Önce kendimizi bilmemiz gerekiyor sonra da güzel işler yapabiliriz diye düşünüyorum.

N.D. – Her şiirin kendi içinde bir düzeni vardır muhakkak. Şairin ruh dünyasını da dikkate aldığımızda şiiri oluştururken şair bir kaostan düzene mi yoksa bir düzenden sözün kaosuna mı gider, gitmelidir?

N.G. – Evet, ne güzel soru. Kaos olmasaydı şiir olur muydu? Ya da her şey düzenli olsaydı şiir olur muydu ona bakmak lazım. Şiir düzensizlikten kaynaklanan bir şey mi? Mutluluğu düzen olarak mutsuzluğu da düzensizlik ve kaos olarak alırsak daha çok şiiri ortaya çıkaran hangisidir? Mutsuzluklardır. Hani Fransız şair Aragon’un bir kitabı vardır, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ diye. Soruyorlar gerçekten yok mu diye, vardır diyor. Tarihini yazmıyor kimse. Mutsuzlukları yazıyorlar. Dolayısıyla şiir, sanat, edebiyat aslında yeryüzünde insanın kendi evreninde oluşturduğu yine sebebinin kendisi olduğu daha çok mutsuzluklardan, kaostan kaynaklanan bir durum. Yani bir itiraz, şiir aslında… Bir şikâyet, bir problemi dile getirme iştiyâkından ya da arzusundan kaynaklanıyor. Cennette şiir olacak mı işte mesela düşünüyorum. Neyi yazacağız yani cennette her şey mutluluk. Yani belki evet yazsa bile mutluluğun şiirini yazacak insanlar. Taşların üzerine çıkıp haykıracaklar. Ama ıstırap diye bir şey olmayacak, hüzün diye bir şey olmayacak. Şimdi şiirden hüznü çıkarın. İstiklal Marşı’ndan hüznü çıkarın ne kaldı geriye. Yağmur’dan hüznü çıkarın geriye ne kaldı. Sakarya Türküsü’nden çıkarın. Yahya Kemal’in şiirlerinden alın hüznü ne kaldı geriye. Hüzün kaos ortamında oluşur zaten. Eğer bireyin kaosunda oluşursa onun psikolojik durumuyla alakalı bir hüzün durumu oluşur. Toplumsal kaos içerisinde oluşursa sosyal, psikolojik bir probleme dönüşür hüzün. Dolayısıyla şiir daha çok kaosla iç içe olan bir kavram, düzenle değil yani.

N.D. – Şairi huzursuz eden şeyler mi şiire konu olur? Şiir aynı zamanda bir başkaldırı mıdır yoksa sadece hâli arz mıdır?

N.G. – Neden şiir yazar şair. Ya da neden şiir söyler diyelim. Başkaldırıdır tabii ki. Neye karşı söyleniyorsa, başkaldırı… Ama aynı zamanda bir işbirliğidir şiir. Neyin yanında söyleniyorsa neyi arzulayarak söylüyorsa şair… Sevgiliyi arzulayarak söylüyorsa işbirliğidir. Düşmana karşı bir destansa başkaldırıdır. Ama her hâlükarda şair ruhunu ayağa kaldırır ve söyler. Şairin ruhu oturan bir ruh değildir. Uyuyan bir ruh değildir, uyanıktır ve ayaktadır. Ya elinden tutar bir şeyin bir başka şeye karşı. Ya da doğrudan kimseyle, bir şeyle işbirliği yapmadan yine bir başka ama zıt bir unsura karşı ayakta durur ve başkaldırır. Bir sıradan peyzaj şiirinde bile. Bir tabiat şiirinde bile. İşte çiçeği anlatan, böceği anlatan bir şiirde bile. Gerçek bir şiir cümlesinde bile bir ayağa kalkma, o güzelliği dile getirme o çiçekle ya da böcekle neredeyse hemhâl olma hâli vardır. Yani bir hareket vardır, şiirde bir aksiyon vardır. O aksiyon da kendi içinde zaten bir başkaldırıyı ifade eder.

N.D. – Bir kısım popüler kültürün şiir adıyla yeşertilip büyütüldüğünü üzülerek gözlemlediğimiz günlerdeyiz. Bu durum has şiiri, hakiki şiiri gölgeliyor mu yoksa şiirin ne olmadığını kavramamızı sağlayarak diğerlerinden ayırmamıza yardımcı mı oluyor?

N.G. – Maalesef faydası zararından daha az. Zararı daha çok… Çünkü bugünkü modern dünyanın, modern dedikleri neslin en böyle dikkat çeken, bizim için problem diye tespit edebileceğimiz özelliği kitap okumadan günübirlik teknolojik aletlerin dünyasına hapsolup, kutulara hapsolup, televizyonlara, telefonlara vs… Ve oralardan hayatı takip etmeye çalışmalardır. Hazlarını oralardan almalarıdır. Kitaptan haz almayı beceremeyen, hissedemeyen, yaşayamayan bir insanın teknolojik bir kutunun içinden zevklenmeye başlaması, hazlanmaya başlaması, aslında o insan grubunun yavaş yavaş robotlaşmaya başlamasıdır ve kendi özelliklerini, insani özelliklerini kaybetmeye başlamasıdır. Şimdi böyle bir âlem içerisinde şiiri siz, bir de hâkim kültür, popüler kültürle birleştirip sadece bir çığlık aracı gibi ya da herhangi bir şeye ulaşma aracı gibi algılar, bayağı hâllere mahkûm ederseniz, sıradan sözlerle, sıradan imgelerle hatta imge olmayan birtakım ifadelerle şiir diye sunarsanız, şiire büyük zarar verirsiniz. Ve maalesef bugün internet ortamında yüzlerce binlerce şiir yayınlanıyor. Yazanları şair gibi hissettirdiği için ayrı bir problem meydana getiriyor. İyi şairlerin okunmasına engel oluyor. İyi şiirin gelişmesine engel oluyor. Faydası da belki şu… Onları yazmasalar onlarla uğraşmasalar neyle uğraşacaklar? Bir taraftan da diyorsunuz ki bırakın hiç olmazsa popüler kültürün içinde şiir diye bir şeyle uğraşsınlar. Öbür türlü daha kötü şeylerle uğraşacaklar. Bir taraftan da böyle bir faydası var. Yani iki tarafı kesen bir kılıç gibi… Yukarı dönseniz bıyık, aşağı dönseniz sakal…

N.D. – Şiirin dinamikleri veya beslendiği kaynaklar sizce değişti mi? Odağında insan olduktan sonra şiirin sadece gömlek değiştirdiğini söyleyebilir miyiz?

N.G. – Şöyle söyleyeyim. Şiirin beslendiği kaynaklar ve odağı hiç değişmez. Gerçek şiir orda var olur zaten. Ama o odağı kaybeden insanların şiire ilgileri değişir. O odağı kaybeden şairlerin de ürünleri şiirleşmekten öte bir noktaya gider ki yani şiir damarını kaybeder şair. Şiirin odak noktasında insan vardır. İnsanın kalbi vardır. Şiir önce şairin kalbinin duvarlarına yazılır. Ondan sonra dış dünyaya yansır. Orada var olmayan şiir dışarıda var olamaz. Adeta Cenâb-ı Hakkın nüfuz ettiği organ olarak kalp, Kâbe’nin duvarları gibi duvarlarında şiirler taşır, şairse sahibi. Hani Kâbe duvarına asılan şiirler vardı. Muallâkatu's-Seb'a, yedi şiir. Duvarlara asılıyordu. Teşbihte hata olmazsa şairler önce kalplerinin duvarlarına asarlar şiirlerini. Sonra yazarlar, insanlara sunarlar. Odak nokta orasıdır. Kalbi kaybeden, o odağı kaybeden okuyucunun da şairin de şiirin merkezinde kalması mümkün değildir. Yüreğini, duygularını bir tarafa bırakıp şiiri bir dil oyunu zannederek kalemi eline alıp kelimelerin arasındaki kombinasyonları hesap edip imge kurmaya çalışan adamdan ne şair olur ne de şiiri böyle anlayan kişiden okuyucu olur. Bunu maalesef pek çok yerde böyle müşahede ediyoruz, görüyoruz. Ben üzülüyorum. Hatta bunu savunanlar var. Her yerde bunun mücadelesini veririm. Bu asla böyle olmaz. Ve bu bizi şiirden uzaklaştırır, gerçek şiire de bizi götürmez.

N.D. – Okurken keyif veren husûsiyetlerden biri de şiirlerinizde zengin bir kültürün izleri ile beraber kelime dağarcığınızın zenginliği. Günlük hayatın içinde yer alan kelimelerin şiirin dünyasına girmesi hakkında ne söylemek istersiniz?

N.G. – O bir beceridir. Yani siz eğer bir kelimeyi günlük dilde kullanırken olumsuz çağrışımlar uyandıran ya da sizi tırmalayan bir kelimeyi sanatkârane bir şekilde şiirin içinde eritip ona yeni bir muhteva, yeni bir anlam yeni bir telaffuz şekli olmasa da yeni bir tefekkür şekli kazandırabiliyorsanız bu bir beceridir. Bu nedenle ben küfür sözleri hariç her kelimenin şairin yüreğinde bir şiirin mısraında kullanılabileceği kanaatindeyim. Şair bunu yapabilir, becerisi ölçüsünde. Dolayısıyla o biraz da şairin beceri düzeyine bağlı bir şey.

N.D. – Bir yandan İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde akademisyenlik hayatınıza devam ediyorsunuz. Diğer taraftan SPK’daki göreviniz dolayısıyla da Ankara ile irtibatınız devam ediyor. Ankara ile ilgili şiirlerinizde, “Yürüyelim Seninle İstanbul’da” şiirinde ve pek çok şiirinizde gördüğümüz bir renk var: Kırmızı. Yine onu tamamlayan bir renk olarak beyaz karşımıza çıkıyor. Tam bu noktada “Ankara’dan Ayrılırken Kırmızı”da ‘kırmızı’ olup “Ankara’ya Vardığımda Bembeyaz”da ‘beyaz’ olan nedir?

N.G. – Ankara’dan Ayrılırken Kırmızı… Yahya Kemal’in “İstanbul’a dönüşünü seviyorum Ankara’nın” diye bir sözü vardır. Dolayısıyla Ankara’dan ayrılırken hep aklıma o gelir benim. İstanbul’a dönüyordum o şiiri yazarken de zaten. İstanbul’un rengi kırmızıdır. Güle benzetilmiştir çünkü. Ankara’dan Ayrılırken Kırmızı bir anlamda ona işaret ediyor. Ankara’ya Vardığımda Bembeyaz… Ankara’ya ne getirdim ben? Ankara’ya beyazlık getirmeye çalışıyorum, güzellik getirmeye çalışıyorum. Sadece şahsım değil tabi Ankara için güzel şeyler düşünen, Ankara’yı farklılaştırmak isteyen, sadece bir devlet başkenti değil bir kültür başkentine dönüştürmek isteyen herkesin Ankara’ya beyazı daha fazla getirmeye çalıştığı kanaatindeyim. Vardığımda bu yüzden bembeyaz, ayrılırken de o yüzden kırmızı. Ama bırakalım biraz da okuyucu kendisi düşünsün bunu.

N.D. – Başkent olmaktan kaynaklı bir çekim gücü mü, yazgının kaçınılmazlığı mı denir bilmiyorum ama şimdi sık aralıklarla Ankara’ya gelmenizi de göz önüne alarak, daha öncesinde Ankara’yla ilgili yazdığınız şiirler çerçevesinde Ankara’nın vazgeçilemez, hüzünlü ve gizemli yönüyle ilgili ne dersiniz?

N.G. – Ben tabi o şiirlerden sonra Ankara’ya geldim. O şiirleri yazdığımda Ankara’da değildim. SPK görevim yoktu. Kader bizi Ankara’ya taşıdı ondan sonra. Ankara’ya zaman zaman programlar için gidip geliyordum. Bir de Ankara için üzülüyordum, Ankara’nın çok fazla şiiri yok diye. Demek ki o üzüntü bende Ankara duyguları oluşturdu. Ankara Acıları’nı yazdım. Ankara için herhalde dört-beş tane şiirim vardır. Belki toplasak on tane şiirde telmihler vardır, işaretler vardır ama dört beş şiir doğrudan Ankara ile alakalıdır. Ankara’nın bizim dünyamızda oluşturduğu bir soğuk hava vardır. Ben bu havanın kaybolmasını istiyorum. Yani Ankara’ya artık Hacı Bayram-ı Veli şehri diye bakıp yeniden imar etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum… Ankara bundan yüzyıl sonrası için nesillere tarih olarak kalmalı diye düşünüyorum ve Ankara’nın bir tarihi oluşturulmalı diye düşünüyorum; ama gelecek yüzyıllar için. Bugün beş yüz yıl sonrasına İstanbul’a nasıl bakıyorsak Ankara’ya da beş yüz yıl sonraki nesil ‘Vay be, nasıl bir tarih var burada’ diye bakmalı. Benim Ankara hüznüm böyle biraz.

N.D. – En hüzünlü şiirlerinizde bile salt karamsarlığa rastlamak zor. Ümit ile hüzün şiirlerinizde kapı komşu gibi. Ancak Ankara demişken “Ankara Acıları” şiirinizde geçen

“ah, bağrımda pütürlü bir bıçak kadar keskin
tabutumu bekliyor Ankara acıları
bu ne bir aşk masalı, ne de heyula ve kin
dumanlı bir çöküşün en kara acıları”

dizelerinizde biraz daha farklı bir tablo var sanki. Dizeleri ve adı geçen şiiri nasıl değerlendiriyorsunuz?

N.G. – O yine Ankara ile alakalı zihniyet dünyasından kaynaklanıyor. Yani Ankara’ya efkâr-ı umûmîyenin bakış açısı var orada. Başka bir şey değil. Ankara tarihsiz, köksüz ve ruhsuz olarak ifade edilir. Ve başkent olduğu için de yapılan bütün yanlışlıklar Ankara’dan yayılmıştır Türkiye’ye. Böyle bakılır. Kara acılar da buradan yayılmıştır. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetinin tarihini iyi okursanız Ankara’nın neden kara acılarla benim hafızama kazındığını görürsünüz. Yapılan yanlışlıkların rengidir o.

N.D. – Kıymetli Üstadım, hangisine değinsek diğeri küser ama. Rüveydâ şiirinize de değinelim istiyorum. Şiirde beni en çok etkileyen dizeler hep;

“varlığın cinayettir memleketimde işlenen
akıtır kanını en asil pehlivanların
yokluğun sükû
nettir kuşatır evrenimi
varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın”

olmuştur. Bu dizelere veya bu dizelerden hareketle bu şiirin tezâhürüne vesile olan hissiyâta dair ne söylemek istersiniz?

N.G. – Rüveydâ neyi hayal ediyorsanız odur. Neye ulaşmak istiyorsanız odur. Herkesin güzelidir Rüveydâ. Sizin hayal dünyanızda ufkunuzda, vizyonunuzda ne var, nereye ulaşmak istiyorsanız odur. O yüzden benim Rüveydâm için varlığı neden cinayet? Sahip olmaya çalışıyorsunuz. Yok etmeye çalışıyorlar. O olmuyor dünyanızda. Siz yok oluyorsunuz. Siz onsuz yaşayamıyorsunuz. Sizin onunla yaşamanıza izin vermiyorlar ve cinayete dönüşüyor her şey. Nasıl yapacaksınız? Yani bizim bin-bin beş yüzyıllık idealimizi nasıl taşıdığımıza bir bakın. Sahip olduğunuzu ortaya koyduğunuzda damgalanıyorsunuz ve yok edilmeye çalışılıyorsunuz. Ve o olmayınca siz büyük bir problem yaşıyorsunuz değil mi? Mısralara bir daha bakın ne diyor: “Varlığın cinayettir memleketimde işlenen, Yokluğun sükûnettir kuşatır evrenimi”. Yok olunca da evrenimi kuşatan bir sessizlik. Ben ne yapacağım şimdi? Var olunca da memleketimde cinayet işleniyor, herkes sizin tepenize üşüşmeye çalışıyor. Dolayısıyla peşinden koştuğunuz ne ise Rüveydâ odur.

N.D. – Benzer duygular içinde olduğum bir dönemde elime aldığım kalemi, kelimelerim hissiyâtımı tercüme edemediğinden dolayı bırakmıştım. Ne tevâfukdur ki hissiyâtıma tekabül eden “Babalar Güzeline Mersiye” ve “Babası Ölünce Şairin” şiirlerinizle karşılaşmıştım. Bu şiirlerin hissiyâtına dair ne söylemek istersiniz?

N.G. – Evet, babam bir kahramandı. Gerçek bir kahramandı. Herkes babasını sever. Baba sevgisi dolayısıyla söylemiyorum bunu. Yaptıkları dolayısıyla söylüyorum. Neden kahraman olduğunu da ileride konuşursak geniş geniş anlatırım. Beni sırtında kilometrelerce taşıyıp okula götürmüş bir adamdır ve yıllarca… Köyümüzde ilkokul yoktu. Hayatımda tek kelime şikâyet işitmediğim tek insandır. Dolayısıyla o bir babalar güzeliydi. “Babası Ölünce Şairin”i öldüğü gün, diğerini de iki aylık süreçte yazmıştım.

N.D. – Üç romanınız var. Hâli-hazırda bir roman çalışmanız var mı veya önümüzdeki süreçte olacak mı?

N.G. – Olacak inşallah. Yeniden bir roman sürecine girmeyi düşünüyorum nasip olursa. Öyle bir düşüncem var. Romandan epey zaman oldu uzaklaştım. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Ama biraz uzun sürdü bu aralık. Ben 90’dan sonra yazmadım. 2000’li yıllarda düşünüyordum yeniden başlamayı. Bir on yıl nadasa bırakmıştım meseleyi. Biraz fazla nadasa bıraktık. İnşallah yeniden roman yazacağız.

N.D. – Son kitabınız Mahrem ve Münzevi. İçerisinde kendi objektifinizden fotoğraflar da mevcut. Bu yönüyle belki bir ilke de imza atmış oluyorsunuz. “Mahrem ve Münzevi”. Evet, bir gizliliğe, bir bilinçli yalnızlığa işaret eden bu kelimeleri seçmenizdeki sebep nedir? İsmin arka planında yer alan unsurlar nelerdir?

N.G. – Arka planı nedir? Bizim önemli kültür adamlarımızdan, hikâyecimiz, yazarımız Rasim Özdenören’in “Gül Yetiştiren Adam”ı vardır. O romanı okursanız son dönem neslinin, son yüzyılın neslinin münzevi bir hayata ve mahrem bir hayata mahkûm edildiğini görürsünüz. Bu nesil aynı zamanda kendi yurdunda “garip ve parya” olan nesildir. Söylediğimi bilinçli olarak algılayabilen o neslin her insanı, kendisini şu dünya üzerinde biraz münzevi ve biraz da mahrem hissetmek mecburiyetindedir diye düşünüyorum. Çünkü yaşadığı alan içerisinde değerlendirebileceği argümanlar, araçlar o kadar çok elinden alınmış ve yalnızlığa mahkûm edilmiştir ki kendi vatanında yabancı muamelesi görme noktasına getirilmiştir. İşte ben Mahrem ve Münzevi’de ve aslında şiirlerimin tamamında neredeyse bu inzivayı ve bu mahremiyeti hisseden, söylemeye çalışan birisiyim. Dolayısıyla bütün şiirlerimde benim bir sonsuzluk hayali ve bir dünya acziyeti vardır, bu yansır şiirime. Bunu böyle algılamak lazım… Yoksa bayağı, sıradan bir mahremiyet ve münzeviyete işaret etmiyorum. Basit duyguların inzivası ve mahremiyeti değildir bu.

N.D. – Özellikle sözü onunla bitirelim istedim. Yazılışı 2,5 ay süren bir kutlu şiir var. Ne kadar bir dize seçmek istedimse de beceremedim. Sözü bitiren şiirle bir kez daha hemhâl olduktan sonra yenik düştüm. Her okuyuşta tekrar yenilenen Nât-ı şerif  -Yağmur- için ne söylemek istersiniz hocam?

N.G. – Yağmurla ilgili tabi çok şey var. Anlattığımız çok şey var. Belki söylenmemiş ya da az söylenmiş bir iki cümle ile bitireyim. Alın şu günün bütün olaylarını Yağmur’un dizeleri içerisinden bakarak değerlendirin. Bundan yüzyıl öncesini değerlendirin. Yani Abdulhamit Han zamanını değerlendirin, 1900’lü yılları. Ve şu andaki yılları alın Yağmur şiirini okuyarak bir değerlendirin. Göreceksiniz ki Cenâb-ı Hak bize neredeyse Müslümanların her dönemine her devrine ayna tutan bir şiir nasip etmiştir. Öyle diyeyim. Teşekkür ediyorum.

N.D. – Biz çok teşekkür ediyoruz Kıymetli Üstadım…

 

9. Sayı, Ocak/Şubat 2015
KEŞKE DERGİSİ