Sadık Yalsızuçanlar ile Söyleşi

sadikYALSIZUCANLAR-15

Mehmet Fatih Cinoğlu: Hocam, tabir-i caizse velud bir yazar olduğunuzu göz önüne alırsak Gezgin kitabınızdaki satırlar sizin için de geçerli diyebiliriz:

"Üstadı görüyor musun? Neyle tartılıyor? Bir tarafta kendisi öbür tarafta yazdığı eserler."

Farklı alanlarda birçok eserleriniz var. Çalıştığınız bütün alanların birbiriyle bağlantılı olduğu söylenebilir mi?  Bize o bağdan bahseder misiniz?

Sadık Yalsızuçanlar: Evet, Gezgin’in girişinde öyle bir şey geçer. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, babasının dostu olan ve babasıyla aynı kuşaktan olan İbnür-Rüşd‘ün cenazesinde söyler bu sözü. Bir arkadaşıyla birlikte cenaze törenini uzaktan, yüksek bir yerden seyretmektedir. İbn Rüşd’ün tabutu bineğin bir yanında, diğer yanında ise bir sandukada kitapları bulunmaktadır… Tabi bende bu durumun veya sözün ilişkisini kurmak benim haddim değil. Siz de iyi niyet ve nezaketinizden böyle bir şey yapıyorsunuz, ama dediğim gibi, benim yazdıklarım bir şey değil, onlara ‘eser’ de denmez. Birkaç öykü, birkaç anlatı yazmaya çalıştım, birkaç da sinema, televizyon ve edebiyata ilişkin yazı. Hepsi bu. Kendim için yazdım. Bir anlama çabası içindeyim. Bir arayış içindeyim. Tabi söz ettiğiniz gibi, farklı alanlara ilişkin yazdım. Bu alanların birbiriyle ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Sinema örneğin. Yedinci sanat deniyor hani. Edebiyat var, mimari var, dekorasyon var. Müzik var. Tiyatro var. Oyunculuk var. Drama var. Özetle bütün sanatlardan beslenen bir sanat. Edebiyatın müzikle ilişkisi vardır. Mimariyle bir biçimde ilişkilidir. Edebiyat eserleri de mimari eserleri gibidir. Şiirin, öykünün dilinin içinde kendisine özgü müzikal bir şey vardır. Sosyal, toplumsal alanla, siyasi alanla edebi alan ilişkilidir. Bu anlamda sosyal bilimlerle, bireysel psikolojiyle ilgilenen disiplinlerle edebiyat arasında bir ilişki söz konusudur. Yani hayatı, sanatı, sanatın ve hayatın farklı alanlarını bölmek, parçalamak ve böyle algılamak çok da sağlıklı değildir.

M.F.C. – ”Gezgin" isimli romanınızda İbn-i Arabi'nin, "Cam ve Elmas"ta ise Ebu'l Hasan Harakani'nin hayatını, "Anka"da ise Niyazi Mısri üzerine bir doktora tezi hazırlayan Mehmet'in kadim hakikat arayışını kaleme aldınız. Bu romanların belgesel niteliğinin baskın olduğu söylenebilir. Buna karşın günümüzde sufizmin yükselen trend haline gelmesiyle, tasavvuf dünyasının velilerinin hayatlarından esinlenen romanların sayısında bir artış olduğunu söyleyebiliriz. Bu eserleri gerçeklik-kurgu bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

S.Y. – Bendeniz daha çok öykü yazdım. Yazı yaşamım da öyküyle başladı. Öykü yazmayı daima çok sevdim. Şimdilerde de daha çok öykü yazıyorum. Fakat daha sonra âriflerin eserlerini okumaya başladım. Menakıpnâmeler okudum. Divanlar… Okudukça âriflerin yaşamı beni çok etkilemeye başladı. Onlarla daha çok ilgilendim. Ve ‘anlatı’ diye isimlendirdiğim metinler yazmaya başladım. İlk olarak Muhyiddin İbnü’l-Arabi hazretlerinin yaşamını konu alan Gezgin adında bir roman yazdım. Ardından Niyazî Mısrî hazretlerini anlatan Anka geldi. Sonra Ebu’l-Hasan Harakanî hazretleriyle ilgili Cam ve Elmas adlı bir metin çıktı. Sonra Ömer Hayyam’la ilgili Şey adında bir anlatı. Sonra günümüzden bir isim Tevfik İleri’yle ilgili olarak Vefa Apartmanı adlı bir roman yazdım. Son olarak da günümüzde yaşayan gerçek bir ârifi konu edinen Birdenbire adında bir roman. Bu arada âriflerle ilgili öyküler yazdım. Uzun hikâyeler yazdım. Bütün bunlar, benim çok etkilendiğim, eserlerinden istifadeye çalıştığım bilgelerle ilgili metinler… Onları severek okuyorum. Tabi okuyarak irfana ulaşılamıyor. Ârif olunamıyor. Kitap bir yere kadardır. İnsandaki hakikat iştiyakını güçlendirir. Aşkın artmasına neden olur. İnsan hakikati nefsinde yaşar. Hakk’ı nefsinde algılar. İrfan bizim dışımızda, kitaplarda veya başka bir mekânda bulunan bir şey değildir. İrfan ruhsal bir deneyimdir. Bir süreçtir. Bir keşiftir. Herkes bunu kendinde yaşar. Kendinden kendine bir deneyimdir. Yazdıklarımda kurgu da var. Gerçek de. Gerçek malzemeden çok yararlanıyorum yazarken. Ama kurgu da yapıyorum.

M.F.C. – Sizin de söylediğiniz gibi farklı türlerde eserler vermenize rağmen öykücülüğünüzün nispeten daha baskın oluğunu söyleyebiliriz. Kimi öyküleriniz geleneksel (geleneksel ifadesini kullanmak ne kadar doğru bunu da sormak istiyorum doğrusu) tarzda uzun öykülerken kimileri ise "kısa öykü" ya da görsel sanatlardan ödünç alınan deyişle "minimal öykü" tarzında. Öykülerinizin nasıl olması gerektiğini ne belirler? Bize biraz öykü yazma sürecinizden bahseder misiniz?

S.Y. – Öykü bende birden beliren ve süratle yazdığım bir şey. Öykü yazmayı çok seviyorum. Çok da kolay yazıyorum. Öykünün uzun mu kısa mı yoksa küçürek mi olmasını öyküye konu olan olay, durum, olgu veya duygu belirliyor diyebilirim. Bazen bir imaj, bazen bir olay, bazen bir hatırlayış, bazen yaşadığım bir acı öykü yazmayı ateşliyor. Okuduğum veya dinlediğim/seyrettiğim bir haber… Durup dururken bir anımsayış… Dinlediğim bir şarkı, bir türkü… Ne bileyim her şey etkin olabiliyor. Bir cümlelik, iki cümlelik öyküler de yazdım, yazıyorum, elli sayfalık öyküler de. Tabi dediğim gibi bunu daha çok konu belirliyor.

M.F.C. – Sadık Yalsızuçanlar deyince hemen aklıma Tevfik İleri ve Fethi Gemuhluoğlu geliyor. Ben sizin yazdıklarınızdan bu isimleri tanıdım. Bu yüzden onları sormadan geçemeyeceğim. Edebiyatın herhangi bir sınır tanımadığı malum. Tevfik İleri ve Fethi Gemuhluoğlu'nun konuşmalarını ve mektuplarını, beslendikleri kaynaklar ve kullandıkları dil itibarıyla edebi olarak değerlendirebilir miyiz?

S.Y. – Fethi Bey zaten bir sanatçı. Pek üretmemiş, yazmamış ama birkaç şiiri, mektubu, yazısı ve dostluk sohbeti onun bir sanatçı olduğunu yeterince gösteriyor. Tevfik Bey ise özellikle günlükleri ve mektuplarıyla bunu kanıtlamış. Henüz fark edilmemiş ama Tevfik İleri’nin mektuplarının ileride edebiyat tarihimize mal olacağını düşünüyorum. Müthiş bir dil, o dile gelmiş muhteşem bir dünya ve yaşam hikâyesi…

M.F.C. – Geniş ilgi alanlarınızın arasında sinemanın önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Bir yazınızda "Filmsel gerçeğin yaşamın gerçeğinden daha gerçek olduğu düşünülebilir." demiştiniz. Bu çerçevede bugün Türk sinemasının yarattığı gerçeği nasıl değerlendiriyorsunuz? Aynı cümleyi ve aynı soruyu çağdaş Türk Edebiyatı için de kurabilir miyiz?

S.Y. – Türk filmi henüz ‘Türk filmi’ değil. Olma yönünde ilerliyor. Çok güzel örnekler kaydetti, hayli yol aldı ama sancılı bir süreç yaşanıyor. Bu bir süre daha devam edecektir. Türk filmi kendi gramerini, kendi özgün dilini, dünyasını tam olarak kuracaktır, olgunlaşacak, gelişecektir. Bunun ışıltılı örnekleri var. Edebiyatımız daha ileride diyebiliriz. Ama edebiyatımızda da sancılı bir süreç söz konusu.

Çok teşekkür ederiz.

 

12. Sayı, Temmuz/Ağustos 2015
KEŞKE DERGİSİ