Şükrü Erbaş ile Söyleşi

IMG-20151114-WA0000Şükrü Erbaş ile Söyleşi

1- Şükrü Erbaş’ ı şiirle buluşturan zamanlar nasıl gelişti? Şiirin dünyasına nasıl adım attınız?

Bunun en doğru yanıtı, çocukluk zamanları, olmalı. Bu zamanlar, insanın hayal hanesinin oluşmaya başladığı zamanlardır. Çocuğun düşe kalka büyüdüğü yaşlardır. Masalların, türkülerin, hikâyelerin zamanıdır. Sözlü kültürün bütün güzellikleri, okulla birlikte, yazılı kültürün değerleriyle buluşur. Derken siz, ayva sarı tüylerinizin terlemeye başlamasıyla yazı denen büyülü cehenneme de başlamış olursunuz. Ayrıntıya gerek var mı?

2- “İnceltilmiş bir yüzle konuşuruz ölçerek her sözümüzü/Yanlış anlaşılmak kaygısıyla tedirgin ve sürekli tetikte/Adımızdan bir duvarın ardına saklayıp yalnızlığımızı/Saygılı bir sesle selamlarız her sabah birbirimizi”,  ‘Dar Odada Ömürler’ şiiriniz bu ilk dizelerle başlarken bir memurun hislerini tarif ediyor gibisiniz. Uzun yıllar süren memuriyet hayatınız, şairliğinize neler kazandırdı?

Şairliğime ne kattı emin değilim. Belki çalışırken iş disiplini denen tutumu kazandırdı. Yaptığın işe saygının, gerçekte kendine duyduğun saygı olduğu gizli bilgisini kazandırdı. Belki de her adımınızın ince ince disiplin altına alındığı o katı kuralları reddetme ve şiirde sonsuz bir özgürlüğe inanma bilgisini… Şunu da belirtmek isterim: memuriyet benim kocaman zamanlarımı aldı ama sanıyorum beni memur edemedi.

3- Ankara deyince aklımıza Abdülkadir Budak'ın Sincan'da Bir Sokağın Balkondan Görünüşü ve Haydar Ergülen'in Bir Şehre Dönememek adlı şiirleri geliyor. Siz de uzun yıllar Ankara'nın havasını solumuş bir şair olarak Tören ve Beşik şiirinizle Ankara'ya vefa borcunuzu ödemişsiniz bir bakıma. Sizce Ankara'nın bir şaire veya bir şairin Ankara'ya katabileceği unsurlar neler olabilir?

Çok soruldu, çok söyledim. Ankara benim ikinci ana rahmimdir. Devrim düşüncesinin başkentidir. Şiirimin beşiğidir. Yoksulluğun ezikliğidir.  Vitrinlerin kırbacıdır. Atkestanelerinin güzelliğidir. Mazlumun kaderini öğreten okuldur. Sevginin, ihanet duygusu ve pişmanlıkla boğulduğu gönül yarasıdır. Emeğin aşktan büyük olduğunun siyah-beyaz fotoğrafıdır. Yalnızlığın ışık ışık her yere sızdığı bir acı atlasıdır. Bir şaire ne verir, bir şair ona ne verir, nereden bileyim. Bu biraz derya-kap ilişkisine benzer. Kimin kabı ne kadar alırsa…

4- Günümüzün sevilen ve çok okunan bir şairi olarak, sizde derin izler bırakan eserleri merak ediyoruz.  Bizlere biraz bahseder misiniz? 

Şu “çok okunan” sözü korkuttu beni! Nereden başlamalı ki… Don Quijote’den mi, Binbir Gece Masalları’ndan mı, Karacaoğlan’dan mı, Yunus’tan mı, Mevlâna’dan mı, Dostoyevski’den mi… Nâzım mı desem, Ritsos mu, Yaşar Kemal mi, Hasan Ali mi, yoksa Tagore mu? Kısaca, bana hayatımı yeniden yeniden veren, beni yıkıp yıkıp kuran o kadar büyük, büyülü kitap ve isim var ki… Bunların ne anlama geldiğine ilişkin cümle beklemeyin: hepsini sil baştan oturup benim yazmam gerekir…

5- Her okurun, sevdiği şairlerin ismi anılınca ezberinden taşan dizeler vardır. Aykırı Yaşamak kitabınızın Unutur Muyum… başlıklı şiirinde yer alan “ ‘Yarım kalmış bir şiir bunlardan tamdır’/Diyen o yaz buğusu kızı, o içli türküyü/Unutur muyum, unutur muyum…” dizeleri de benim için Şükrü Erbaş şiirinin bercestelerinden birisidir. Sizin için bir sakıncası yoksa Unutur Muyum… şiirinizden bize biraz bahseder misiniz?

Keşke kolayca söz edebilseydim. Derin bir saygıyla sevdiğim bir çocuk vardı. Onun, bir parka soluk almaya gelmiş kapıcı kadınlara bakarak söylediği bir sözdür. Hâlâ canımda çınlar. Şiirler yazardı. Sonra müzikle uğraştı bir ara. Sonra Tıp eğitimi gördü. Onun alanına giren tanıdık bir hasta olursa çevremde, ararım, sevgiyle saygıyla yapabileceği ne varsa yapar. Şiirden daha güzel bir vefa duygusu sürer içimde. Çok bile konuştum.

6- Son şiir kitabınız Pervane’de “Önce Ömür diyorum, sonra Hayal/Sonra sonsuz karlar içinde bir nar/Bir adam her gün biraz daha ölüyor/Gövdesi ağardıkça canı heves yarası” dizeleriyle Ömür Hanım’ın yere düşen mendilini Hayal Hanım’ın aldığını görüyoruz. Güz yerini kışa bırakırken ömrümüz de adeta bir hayale dönüşüyor diyebilir miyiz?

Hayalle hatıra arasında sanıyorum sadece bir zaman perdesi var. Öyle ki bir zaman sonra biz neyi hayal ettiğimizi, hatıramızın ne zaman hayale dönüştüğün karıştırmaya başlarız. Bir Diyarbakır türküsünün sonuna doğru söylenir: “Geldi geçti şimdi yalana benzer.” Ne yazık ki ya da ne iyi ki, hayatın diyalektiği böyle işliyor. İnsanın bütün yaşları güzeldir ama bizi hayata en çok bağlayan yaşlar ihtiyarlık yıllarıdır. Herkes sessizce ayrılık burcuna girmiştir. Dünya her gün daha ışıklı bir uzaklığa dönüyordur. Ne yapacaksınız, Ömür Hanım Hayal Hanım olacak, Bulut Hanım olacak, Boncuk Hanım olacak… Biz son soluğumuza kadar çoğalacağız…

7- Bir söyleşide denemeleriniz için “dönüp arkama bakınca, iyi ki beni zorlamışlar diyorum.” değerlendirmesinde bulunmuştunuz. Denemeleriniz tıpkı şiirleriniz gibi veciz sözlerle sarmalanmış. Başlarda düzyazıya karşı mesafeli duruşunuzu denemelerinizde şiirsel üslubunuzu kullanarak aştığınızı söyleyebilir miyiz? 

Evet, şiire kuma getirmeyeceğim dedim ama olmadı. Dünyanın dertleri bizim cümlelerimizi aşıp aşıp gidiyor. Ancak yine de herkesin bildiği, anladığı düzyazıyı yazmadım diyebilirim. Bu tuzaktan şiirle, şiirin diliyle kurtuldum. Bu, özel bir çabaya gerek kalmadan kendiliğinden oldu bir anlamda. Çaresiz her cümlem bir dizeye dönüştü. Bundan şikâyetim yok. Anlatımın olanaklarını sanırım azıcık daha genişlettim.

8- Şükrü Erbaş’ın hayattaki en çok keşkesi nedir?

Altmış üç yılın keşkesi az olmasa gerek. İnsan başlarda çok yaralanıyor. Kalbi dışarda geziyor, yaşıyor. Bu biraz da bizim bile-isteye yaptığımız seçim. Kaldı ki pişmanlığı olmayan bir insana yaşadı, denebilir mi? Bir şiirimde söylemiştim: “Sildim pişmanlığı payıma düşen hayattan.” Şimdi düşünüyorum da, gerçekten “keşke”m yok. Daha doğrusu onların hepsini yaşama gücüne dönüştürdüm sanıyorum. Ancak, altı aydır yaşadığım bir acı var ki, benim ve bizim irademiz dışında yaşadığım bir acı, bu da sizin kastettiğiniz “keşke”ye girmese gerek. Keşke eşim azıcık daha yaşasaydı… keşke, keşke, keşke…

9- Eskiden hem dergi sayısı azdı hem de yeni bir şiirin dergilerde yayımlanması daha zordu diyebiliriz. Günümüz dergilerine baktığımızda nicelik açısından bir artış görüyoruz. Edebiyat dergilerinin günümüzdeki durumunu siz nasıl görüyorsunuz? Bu dergilerin kendi içindeki devinimleri edebiyata yeni seslerin eklenmesine ne kadar katkı sağlıyor sizce?

İnsanı korkutacak kadar fazla dergi çıkıyor. Tabii fanzinleri, benzeri yayınları da katarak söylüyorum. Bunun bir sakıncası var bence; genel kabul görmüş dergilerde yer alma sıkıntısı çeken herkes, buralarda yayınlatmakla yetinmeye başlıyor. Oysa iyi edebiyat kendisine bütün kapıları açar. Bir de bu kadar çok derginin, okur bağlamında fazla bir okur bulma şansı da olmaz ya da çok sınırlı olur. Ancak yine de, bütün bu ve benzeri sıkıntılarına rağmen, yeni isimler buralardan çıkacaktır. Hele de şiir ve öyküde, bu çaresiz böyle olacaktır.

10-Hepimizin altını çizerek yaşadığı acılar var. Tekrarlanan hüzünlerimiz… Bu bağlamda acaba şairin telaşı, gözümüzdeki buğuya, kendi ekseninde dönen bu acı ve hüzünlerin coğrafyasını çizmek mi olmalıdır?

Anladığım kadarıyla şöyle diyeyim: şair, eğer kendi acıları üstüne kapanarak devam ederse yazma macerasına; kendi dar çevresini hayatının ve harflerinin odağına koyarsa, uzun sürmez, tükenir. Bizim acımızın oturduğu çok daha geniş bir atlas vardır. Bu atlasın başka acıları, sevinçleri, tutkuları, kavgaları… vardır. Bunlarla menevişlenmemiş hiçbir metin uzun soluklu olamaz. Sonra hiçbir şiir acıyı mutlaklaştırmamalıdır. Biz, o gizli tasaların, acıların ardındaki dünyayı da söylemek zorundayız. Acımız ancak böylece bir değer kazanır.

11- Ufkunda has edebiyat olan genç kalemlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Efendim, ne haddime… yaşayarak gördüğüm, anladığım bir şey var; şiire, edebiyata, sanatın diğer tüm dallarına ilgi duyan arkadaşların yapacağı en doğru şey, o alanın en büyük kapısından, kapılarından girmektir içeriye. Dergi olarak büyük, kitap olarak büyük, müzik olarak büyük… Çok çok iyi bir okur olmak zorundadırlar. Yaptıkları iş hangisi olursa olsun, okumayan insan birkaç yıla varmaz yolda kalır. Patinaj yapan teker bir yere gitmez. Yazmayı hiçbir zaman aceleye getirmesinler. Kitap konusunda hiç acele etmesinler. Şiirse ilgileri, tek dertleri iyi şiir yazmak olsun… bunun başka “reçete”si yok…

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Muhabbetle…

 

16. Sayı, Mart/Nisan 2016
KEŞKE DERGİSİ